FEVZİ ÇELEBİ
  Sanat Tarihi Terimleri Sözlüğü
 

Sanat Terimleri Sözlüğü

Felsefe Ekibi sitesinden alınmıştır.

A -

Abak
(Lat. Abacus; Fr. Abaque) Sütun başlık üzerine konan ve kenarları başlıktan dışarı taşan taş plak.

Abakı

İlkel kavimlerde kötü ruhlardan korunmak için evlerin önüne dikilen heykeller.

Abanoz
(Fr. ébéne; İng. ebony; Alm. Ebenholz; Arap. Abnüs, Abenüs) Hindistan’da yetişen çok sert dayanıklı, kesif siyaha yakın bir koyulukta, güzel cila kabul eden, İnce marangozlukta, lüks mobilya, tespih, çekmece gibi eşyaların yapımında kullanılan kıymetli bir ağaç.

ABC

1924'te İsviçre, Basel de kurulan solcu mimarlık grubu. Rus El Lisstzky, Hollandalı Mart Stam ve İsviçreli mimarlar Hanne Meyer, Emil Roth, Hans Schmidt ve Hans Witter, genellikle Konstrükvist bir tarza işlevselci, sosyal yönü olan binalar tasarlamaya yoğunlaşmışlardı.


Abgine

(Far.) Eskiden billur, sırça, cam, ayna. Ayrıca “sürahi, kadeh ve şişe” anlamına da gelir.

Abidat

(Osm., çoğ.) Arapça abide'nin çoğulu evabid'in yerine kullanılmıştır. “ANIT'lar” anlamındadır. E.B.S

Abide

Anıt.

Absid
(Lat. absis; Fr. abside; İng. apse; Alm. Apsis’dir.) Bazilika ve kiliselerde kapının karşı tarafında bulunan kor’un en sonunda papazın ayin yapmak için yer aldığı üstü yarım kubbe ile örtülü olan yarım daire biçimindeki niş’tir.
Zamanla abeid’in önüne kor kısmı gelmiştir ki biz Roman kilisesinde bunun başlangıcını görüyoruz

Abstrakt sanat

Soyut sanat.

Absürd
Absürd terimi iki farklı anlamda kullanılmaktadır. Bu kullanımlardan ilki "mantıksal bir hata nedeniyle gülünç derecede inanılmaz ve bağdaşmaz, uyuşmaz olan” anlamına gelirken ikincisi "evrende ya da insan yaşamında değeri ya da düzeni olmayan düşüncelere” işaret etmektedir.

Acaibi-Sebai-Alem

Dünyanın yedi harikası.

Açıt

(Os. fürce; Fr. baie) Bir odayı salondan ayıran kapısız fakat pervazlı boşluklar ile kapı ve Pencere gibi, binalarda çeşitli şekilde kapatılan ve açılan boşluklar.

Action Painting
Eylem Resmi. Action painting, bazen jest soyutlaması anlamına gelen "gestural abstraction" olarak da adlandırılmaktadır. Jackson Pollock, 1947 yılında, yere serilen büyük boyutlu tuvaller üzerine, tenekelerdeki boyaları dökerek, damlatarak, akıtarak resim yapıyordu. Bu resimler ve resimler üzerindeki lekeler, sanatçının hareketlerinin göstergesiydi. Resmin temsil ettiği şey, ressamın resimleri yaparken yaptığı hareketlerdir. Pollock, bu resimleri bir yıl sonra sergiledi. Eleştirmenler, bu sanatı sarsıcı olarak nitelendirdiler. 'Action painting'in en önemli özelliği resmin önceden tasarlanmamış olması, sanatçının kendiliğinden eyleminin ürünü olmasıdır. Burada sanatçının anlık dışavurumu söz konusudur. Bu sergiden sonra Yves Klein, Mark Tobey gibi birçok genç ressam bu şekilde resim yapmayı seçti. Bu ressamlar, boyayı tuvale fırlatmak, vücudu boyanmış çıplakları tuval üzerinde yuvarlamak, boya dolu poşetlere nişan alıp patlatmak ya da bisikletle boyaların üzerinde hareket etmek gibi yöntemleri kullanarak resim yaptılar.
Action painting terimi, ilk kez Amerikalı eleştirmen Harold Rosenberg tarafından 1952 yılında kullanıldı. Terim, kullanımının ardından New York okulu eleştirmenlerinin estetik perspektifinin yönünü değiştirici bir etkide bulundu. Jackson Pollock, Williem de Kooning gibi abstract ekspresyonistler (soyut dışavurumcular) resim hakkındaki görüşlerini açık biçimde dile getirmeye başladılar ve Clement Greenberg gibi eleştirmenlerden destek gördüler. Greenberg, action painting sanatçılarının çalışmalarım onların varoluşsal mücadelesi olarak değerlendirdi.

Açık Form

Bir heykelin, belirli bir mekânda, dikkati çekecek derecede çevreye yayılması, dağınık bir kompozisyon oluşturmasını tanımlamak için kullanılan terim.


Açık Hava Resmi

Dışarıda, açık havada yapılan resimleri tanımlamak için kullanılan terim. Dışarıda, açık havada resim yapma, muhtemelen, 18. yüzyılın başlarında Francois Desportes tarafından başlatıldı. Açık hava resmi, 19. yüzyılda, empresyonist öğretinin odağında yer alarak doruk noktasına ulaştı.

Açık Kaynak

Güzel Sanatlar Tarzı Düşünmecilik sanat akımından doğan bir tarz. Açık kaynak güzel sanatlar tarzı, binlerce sanatçının bir sanat eseri meydana getirmek için bir araya gelmelerini vurgularlar. Bu tarzın en önemli örneği ana ması 'özgürlük sizin için ne anlama gelir' sorusu olan Özgürlük Kitabi adlı projedir. Bu örnekten de anlaşıldığı gibi, açık kaynak güzel sanatlar tarzı, sanatı bireysel bir üretim olarak değil kolektif bir çalışma süreci olarak görmekte ve bu öncülden hareketle sanat eseri, belirli bir projeye katılan sanatçıların ortak çabasıyla oluşturulmaktadır.


Açık Kompozisyon

Bir kompozisyon oluşturma tarzı. Açık kompozisyon, kompozisyonun tuval boyutlarının sınırlarının dışına taştığı izlenimini yaratacak şekilde düzenlenmesi anlamına gelir. Bu tür kompozisyonlarda tasvir edilen figürler, kuralsız, serbest bir biçimde düzenlenmiş izlenimi verir ve bu etkiyi yaratmak için çoğunlukla bazı figürler tuval sınırlarının dışına taşar. Asimetri, açık kompozisyon için merkezi bir öneme sahiptir. Asimetrinin vurgulanmasının ana nedeni duygu ile simetrinin uyuşmazlığı iddiasıdır. Duygunun aşırı ifadesini yansıtmayı amaçlayan barok ve maniyerist resimde, açık kompozisyon, en sık kullanılan tarz olmuştur.


Adhocism
Mimaride ve tasarımda, yeni bir tarz ortaya koymak içte mevcut üslup ve formlardan yararlanıp onları birleştirmeye dayalı Postmodernist
pratiği tanımlamakta kullanılan terim. 1972’de yayınlanan Charles Jencks'le Nathan Silver'ın kitabının başlığı.

Adjunction Eklenti
Adjunction kolaj, akümülasyön ve asemblajı da kapsayan bir sanat tekniğidir. Bu teknikte ince talaş, hızar tozu, kum, cam kırığı gibi maddeler yağlı boyayla karıştırılarak ya da doğrudan tuvale yapıştırılır ve boyanın üzerine kağıt ya da kumaş benzeri materyaller yapıştırılır. Resme eklenen malzemeler bunlarla sınırlı değildir;bu malzemeler, boyaya karıştırılan malzemeden makine parçalarına hatta çalışır durumdaki lambalara kadar uzanmaktadır. 'Adjunction'ların tarihi, Ortaçağ ikonlarına kadar dayanır; ancak kübizmle birlikte modern resimde sıklıkla kullanılan tekniklerden biri haline gelmiş ve dada hareketiyle birlikte doruk noktasına ulaşmıştır.

Aditum

Romalıların mabetlerinde bulunan gizli bir odaya verilen isim. Burası apsisin arkasında ya da altında yapılırdı. Buraya gaipten haber verecek olan kimseler alınırdı.

Adorant

(Lat.) Tablo ve heykel kompozisyonlarında İsa’nın ayaklarına kapanan figürler.

Aerografi
Man Ray'in 1918-1920 yılları arasında cam üzerine püskürtme tabancası ile yaptığı resimleri tanımlamak için kullanılan terim.

Aeropitiura

(İt.) “Uçma duygusunu betimleme” anlamına gelen aeropittura, Gelecekçilerin oluşturduğu son kavramdır. Marinetti'nin, Mussolini'nin yeniden kurduğu İtalyan Akademisi'ne üye olduğu 1929'da “Gelecekçilik”i yeniden canlandırma ve dönemin resmi üslubu yapma amacıyla ortaya atılan kavram, akımın savaş öncesinde benimsediği “hız” ilkesinden kaynaklanmaktadır. İlk olarak 1918'de İngiliz sanatçı Nevinson tarafından ortaya konan bu kavram, 1930 ve 40'ların İtalya'sında önemli örnekler vermemiş; 1931'deki ilk sergiden sonra 1932'de Paris'te, 1934'te de Berlin'de birer sergi açılmış; ancak 1944'te Marinetti'nin ölümüyle kavram etkisini yitirmiş ve 1954'te son bulmuştur.

Afiş
(Fr. affiche; Alm. Plakot) Afiş ilk olarak makine endüstrisi ürününün pazarlanmasında bir gerek olarak 1890 yılında ortaya çıktı. Fransız Chéret’ nin ilk denemesini Lautrec’in ‘sanatlı, renkli taşbasmaları izledi. Afiş sanatı, 1910 yıllarına değin en büyük gelişmesini gösterdi. Ancak gittikçe büyük miktarda afişe gereksinme duyulması, bu alandaki sanatlı çalışmaların kalitesini düşürdü. Bugünkü modern afiş Sanatı kübist ve soyut anlatım olanakları ile fotoğraf ve baskı tekniklerinin olanaklarından büyük oranda yararlanarak yapılan bir sanat dalı olmuştur.

Afişçiler

Raymond Hains ite Jacques de la Villeglé'nin 1949'dan beri kendi sanat yapma yöntemleri -şehir duvarlarındaki yırtık poster/afiş
(affiches)parçalarından kolajlar yapma, ayrıca Mimmo Rotella ile FrançoisDufréne'nin de uyguladıkları yöntem için benimsedikleri isim. Daha sonra "Nouveau Réalisme" le birlikle anılacaktı.

Agit-Prop

Siyasal başarıya ulaşmak için ajitasyon yöntemini propagandayla birlikte kullanan Sovyet öğretisi. Sovyet yönetimi, 1917 Devrimi'nden sonra sanatın, bu öğreti çerçevesinde, özellikle geniş halk kitlelerinin duygularına seslenerek, bir yandan devrimin coşkusunu sürdürmek, öte yandan halkı eğitmek amacıyla kullanılmasını savunmuştur. Tiyatro, müzik, dans, sinema, folklor, görsel sanatlar ve edebiyatın ayrı ayrı ya da birlikte bir bütün olarak yer aldığı Agit-Prop eylemleri çoğu kez devrimin önemli günlerini kutlamak amacıyla düzenlenmiş, El Lissitsky, Exter, Rodçenko, Altman, Maleviç, Vladimir (1899-?) ve Georgi (1900–33) Stenberg gibi Avant-Garde sanatçıların katkılarıyla gerçekleşmiştir. Afişlerden kartpostallara; duvar resimlerinden taşıtların üstündeki resimlere; sergi pavyonlarından büfelere, duraklara, konuşma kürsülerine; tiyatro gösterilerinden şölenlere kadar çok farklı biçimlerde anlatım bulan, çoğu kez sokaklarda, izleyicilerin de katılımını sağlayan bu eylemler, ülkede popülist kültürün çekirdeğini oluşturmuştur.E.B.S.
Z. Rana

Ağaç 1.

Gövdesi odun ya da kereste olmaya elverişli, uzun yıllar yaşayabilen bitki.

Ağaç 2.

Malzeme olarak ahşap; tahta. Ağaç, yapı'ların çeşitli kesimlerinde taşıyıcı ve kaplama malzemesi olarak, marangozlukta heykel, mobilya ve el aletlerinin yapımında, ağaç baskı gibi oymabaskı çalışmalarında kullanılır. Ağaçlar, özelliklerine göre aşağıdaki gruplara ayrılabilir:

a) Şimşir, elma, armut, kiraz, zeytin, limon gibi sıkı dokulu "çok sert ağaçlar";
b) Meşe, kestane, ceviz, dişbudak, karaağaç, kayın, gürgen gibi "sert ağaçlar";
c) Kavak, ıhlamur, söğüt, çınar gibi beyaz renkli ve hafif "yumuşak ağaçlar";
d) Çam, akçam, servi gibi neme dayanıklı "reçineli ağaçlar";
e) Maun, abanoz, tik, pelesenk ve akaju gibi ılıman iklim dışında yetişen "yabancı ağaçlar".

Agora
Eski Yunanda pazar yeri olarak kullanılan çevresi revaklı meydan.

Aharlı Kâğıt

Hattat'ların yazı yazmak için kullandıkları kâğıt.

Ahbas 2

Su bentleri; su bentlerinden yararlanılarak yapılan havuzlar.

Ahşap

Türkçe'de çoğul anlamını yitirmiştir, ad ve sıfat olarak kullanılır. Ağacın odun bölümleri, kereste, tahta; ağaçtan, keresteden yapılmış olan. Ahşap, ince tüpleri andıran hücrelerin bir araya gelmesiyle oluşmuş, örgensel (organik) bir gereçtir. Hücrelerin aslı, ağacın gövde eksenine paralel selüloz liflerinden ve bunları birbirine bağlayan amorf bünyeli "linyin" adlı maddeden meydana gelir. Selülozun suya çok düşkün olması ve hücreler içindeki boşluklar, ahşabın hava etkisinden ve içinde bulunduğu ortamın koşullarından etkilenerek zarar görmesine yol açar. Kimyasal bileşimi, örgensel maddeler (% 50 C, % 43 O, % 6 H, % 1 N), küller ve sudur (oranı, kuru ahşabın ağırlığının % 1OO'ü kadar, hatta bazen daha çok). Su, ahşabın hava dolaşımlı bir etüvde 100 C’a kadar ısıtılmasıyla atılabilir; ancak, bu ağaç havaya çıkarıldığında yeniden bir miktar nem alır.

Ahşap, canlı bir organizmadan alınan bir gereç olduğu için bünyesi ve kimyasal bileşimi, özelliklerini oluşturur. Örgensel bünyesi nedeniyle biçim dengesizliği, çatlama, yarılma, çarpılma görülür. Bu nedenle cisimlerin dayanımını tanımlayan klasik yöntemler ahşaba ancak bazı özel koşullarla uygulanabilir. Ağaç, ömrü boyunca çapı ve boyu doğrultusunda gelişir. Bu süre içinde rüzgâr yükünün ve kendi ağırlığının sürekli etkisi altındadır. Böylece bu iki ana kuvveti karşılayacak biçimde kendisini geliştirir. Bu yükler, ahşabın yapıda kullanılması durumunda karşılaşacağı yüklerin benzeridir. Ahşabın fiziksel özelliklerinin incelenmesi ve tanımlanması oldukça güçtür. Mekanik dayanım, ahşabın Yoğunluğuyla orantılı olarak artar. Aynı biçimde ağacın alt bölümüyle tepe bölümünden ya da kabuğuyla öze yakın bölümlerinden alınan parçalar da farklı nitelikler gösterir. Ağaç kesildiğinde bütün hücreler ölmez ve suyunu hemen yitirmez. Zamanla suyu gidince hacmi azalır; buna karşılık kurumuş ağaç yeniden su görürse şişer. Bu olaylarla ahşabın biçim değiştirmesine "ahşabın çalışması" denir. Çalışma, ahşabın her doğrultusunda aynı olmadığı gibi ağacın türüne göre de farklılık gösterir. Bu nedenle, ahşabın çalışması sonucunda ortaya çıkabilecek sakıncaları giderebilmek için bazı önlemler alınır. Doğal ya da yapay yoldan kurutulmuş ağaç kullanmak, masif ahşap kullanımında başta gelen etkin önlemdir. Levha halinde kullanım içinse, daha çok Kontrplak, ahşap yonga levhası ve odun lifi levha gibi yan orman ürünlerinden yararlanılır. Bu levhalar 20. yy.ın ilk yarısında geliştirilmiş yapay ahşap gereçlerdir. Böylece, kendiliklerinden biçim ve boyut değiştirmeyecek homojen ve izotrop levhalar elde edilmiştir. Ahşap işlerinde ağaç genel olarak

a) masif;
b) kontrplak, odun lifi levha, ahşap yonga levhası;
c) kaplama,

biçiminde kullanılır.

Âhenger
Demirci.

Ahen-i çenber
Sütunbaşlıklarının üzerinde, kare başlığı çeviren demir çember.

Ajur

(Fr. ajour; İng. open-work; Alm. Durchbrochen) Mermer tahta ve malzemeyi kafes gibi delikli olarak oyup süsleme. Kafes oyma.

Akademi

(Fr. acod Alm. Akodemie) Eski Yunan'da, Atina’da Platon’un öğrencilerine ders verdiği bir ağaçlık yerdir. Sonraları bu isim, ilim kurumu anlamına akademya alarak değiştirilmiştir. Bu. günkü anlamı altında Güzel Sanatlar Akademileri ve diğer akademiler anlaşılmaktadır. Akademi aynı zamanda çıplak modelden yapılan çalışmalara da denmektedir.

Akademik

(Fr. Académique) Geleneksel anlamda belli bir görüşün dışına çıkılmadan yapılan, kişilikten yoksun güzel sanat alanındaki çalışmalara denir.

Akademizm

(Fr. Académisme) Akademik, yani belli kurallara göre çalışmaya inanma.

Akantus
(Fr. acanthe; Alm. Akanthus) Yaban enginarı adı verilen ve yaprakları Eski Yunan'da Korent sütun başlıklarında stilize edilerek olan bir nebattır. Akantus bilhassa Roma tapınaklarının sütun başlıklarında kullanılan bir motif halini, almıştır.

Akım

(Fr. tendence) Fovculuk, izlenimcilik kübikçilik ya da gerçeküstücülük gibi sanat görüşleri.

Akik

Bilhassa Yemen’de çıkan sert bir taştır. Mühür, fincan, kutu gibi eşyaların yapılmasında kullanılmıştır. Eski Yunan’da ve Roma’da mühür olarak üzerine çeşitli rölyefler kazınır ve sonra yüzük halinde parmakta taşınırdı.

Akkubitum

Romalıların İmparatorluk çağında üzerine uzanılarak oturulan divan.

Akrilik

(İng, acrylic, Fr. acrylique, Alm. Acıyl.) Su ve akrilik reçinesi karışımıyla elde edilmiş sentetik bir bağlayıcı'yla yapılan plastik boya. Çabuk kuruması ve bütün boya maddeleriyle rahatça karışabilmesi kullanımda büyük kolaylıklar sağlar. Akrilik boyalar 20. yy. Resim sanatının en önemli gereçlerinden biridir. Bir yandan suluboya'nın saydamlığını, öte yandan da yağlıboya'nın yoğunluğunu verebildiği gibi, ışığa, suya ve başka dış etkenlere karşı da son derece dayanıklıdır. renk'ler kuruma sonunda ya da zaman içinde değişmez; temizlenmesi de son derece kolaydır. Akrilik boyalar fırçanın yanı sıra yoğunluğuna göre merdane, pistole (ya da aerosol), spatula, sünger ya da bez parçasıyla da uygulanabilmektedir. İlk kez 1960'larda Renk Alanı Resmi, Op Sanat ve Minimal Sanat akımları içinde yaygınlaşan akrilik boyalar, günümüzde birçok sanatçı tarafından kullanılmakta, ayrıca yapı dış cephelerine de uygulanmaktadır.

Akromatik

(Gr. a-: olumsuzluk eki, chroma: renk'ten, İng. achromatic, Fr. achramatique, Alm. achromatisch
) "Renksiz" anlamına gelir. Kromatik renklerin dışında kalan beyaz, siyah ve gri için kullanılır .

Akrolit

(
Yunanca , Fr. acrolithe; Alm. Akrolith) Baş, ayak ve ellerin mermerden, vücudu yaldızlanmış tahtadan yapılmış heykellere verilen addır.

Akropodium
Üzerine heykel yerleştirilen kaide.

Akropol

Yunanca Akropolis kelimesinden kısaltılmıştır. Yüksek tepe üzerine kurulan kale anlamına gelip, bu kale içinde tapınak ve kralın sarayı inşa edilirdi. Bugün bilhassa Atina’da bir tepe üzerinde eski Yunan tapınaklarının bulunduğu yere verilen addır. Atina Akropol ‘ünün en eski kısımları Mikenler zamanında yapılmıştır. Kale esaslı, şekilde “Attik Denizciler Cemiyeti” nin yardımı ile Perikles tarafından onarılmış ve yeni bir düzen verilmiştir.

Akros

Uç ve lithos = taş kelimelerinden meydana gelmiştir.

Akroter
(Fr: acrot Lat. Acroterium Alm. Akroterion) Tepelik anlamındadır. Yunan tapınaklarında alınlık’ın saçak tepesine konulan heykel ve süslere denir.

Aksonometrik İzdüşüm

(Gr. axon: eksen, metron: ölçü'den)
Bir cismi üç boyutlu olarak gösteren bir geometrik çizim türü. Aksonometrik izdüşüm için cismin planı bir doğru üstüne uygun bir açıyla yerleştirilir. Planın köşe noktalarından ölçekli olarak dikmeler çıkılır ve dikme uçlarından plana paralel çizgiler çizilir. Sonuçta, elde edilen resimde yatay düzlemdeki boyutlar ve düşey doğrular ölçekli olur; buna karşılık, düşey düzlemdeki köşegenler ve eğriler bozulurlar ( Perspektif).

Aksesuar

(Fr. accessoire) Detay, ayrıntı anlamına gelir Sanat eserinde ikinci derecede gelen şeyler için kullanılan bir sözcüktür.

Aksiyal

Mihver, eksen.

Akşam Yemeği

Hıristiyan İsa’nın onbir havarisi ile yediği bir “Akşam Yemeği” kastedilir ki, bu yemek sırasında İsa havarilerine: “İçinizden biri bana ihanet edecek” der. Bu sözün söylendiği yemek, böylece sayısız sanat eserine konu teşkil etmiştir.


Akuadukt
(Fr. Lat. aquae ductus = su yolu; Fr, aqueduc; Alm. Aquadukt) Antikitede Romalılar zamanında üstünde su yolu taşıyan kemerli köprü. İlkkez Appius Claıjdius tarafından Romada (M.Ö.305) bir tane inşa edilmiş sonradan bütün Akdeniz ülkelerinde taklit edilmiştir. Silifke taraflarında bizde de a.’ler görülmektedir.

Akuatinta

Bir derin baskı metodudur. 1768 yılında Jean Baptiste Le Prince tarafından bulunmuştur. Çinko ya da bakır üzerine yapılan ve siyah ile beyaz arasındaki ara değerleri elde etmek için uygulanan bir tekniktir. Üzeri gayet iyi perdahlı, çinko ya da bakır bir plak alınır. Üzerine çok ince dövülmüş reçine tozu istenilen tonu elde etmeğe yeterli bir tabaka halinde elenir. Hafif ateşe gösterilen plak üzerindeki reçine plaka yapışır. Bu muameleden sonra plak, ara değerli olması istenilen yerler hariç kilişe asfaltı ile kapatılarak bir kısım nitrit asit, sekiz kısım su karışımı sulu asit içine batırılır. Asit. reçine yapışmamış ince kısımlardan metale girerek oyar. Böylece çok ince delikli bir yüzey meydana gelir. Bu muameleden sonra madeni plak terebentin içine batırılarak yıkanır. Plak aralarına baskı mürekkebi yedirilerek plağın yüzeyi temizce silinir ve üzerine su ile tavlanmış baskı, kâğıdı konularak preste basılır. A. çağımızda çok kullanılan bir grafik tekniğidir.

Akvarel
(Fr. aquorelle; Alm. Aquarel) Sulu boya.

Al

Parlak bir kırmızı renktir.

Alabastr
(Fr. Alabastre) Eski Yunan ve Romada içine güzel kokuları olan mayilerin konulduğu armut biçiminde ya da uzun boylu vazolara denir.

Alaca

(Alm. Bund; Fr. Bario) Birbirini tutmayan renklerin yan yana ya da üstüste gelişi ile insanın gözünü alan cicili-bicili etkisi olan resimlere denir.

Alem
Araplarda sancak anlamına kullanılırdı. Eskiden orduların başında, o ordunun sembolü olan bir işaret olarak taşınırdı. Mısır, Mezopotamya ve Etilerde biz bunların çeşitli örneklerini görüyoruz. Alem, minare ve kubbe tepelerindeki aylı madeni tepelike de denir. A.’lerin uçlarına çeşitli biçimler verilmiştir. Alem, eski uygarlıklardan beri devam etmiştir.

Alemci

Minare ve kubbe tepelerine alem takan kimseye denir.

Alınlık
(Fr. fronton; İng. pediment; Alm. Ciebe; Arap. cephe) Antik yapıların cephelerinde çatı ile korniş arasında yer alan üçgen biçimindeki kısma verilen bu ad, bugün bir portalin ya da bir pencerenin çerçeve içine alınmış bulunan üst kısmına da denilmektedir,

Alınlık tablası
(Yun. tympanon; Ldt. tympanum; Fr. tympan; İng. tympanum, pediment; Alm. Tympafon, Giebelfeld) Antik yapılarda alınlıkların kabartmalarla süslenen bir grafik tekniğidir.Üçgen biçimindeki iç kısmına denmektedir. Genel olarak kapı ve pencere kemerlerinin içindeki dolu kısımdır ve kemerle dış çerçeve arasında kalan bir taraf, kavisli, üçgen biçimindeki köşeler (kemer köşeliği) için de kullanılır.

Alımlama

Bireyin, iletişim sürecinde gönderilen mesajı alması ve onu yorumlaması.

Alımlama Estetiği/Teorisi

Tüketilmiş, okunmuş, değerlendirilmiş, yorumlanmış objeler, imgeler ve metinlerin (sanat eserinin) izleyici üzerinde yaptığı etkiyle ilgilenen bir eleştiri ve tarih yazımı branşı.
Almanya'da doğan Alımlama estetiğinin öncüleri Wolfgang Iser, Hans Robert Jauss ve Amerika'da da Stanley Fish'dir. Alımlama kuramı, sanatın anlam sorunu ile ilgilenir: Sanat eserine anlamı ne yükler? Yazar mı? Sözcükler mi? Okur mu? Sorularını merkeze alır.
Wolfgang Iser'e göre bir sanat eserinin anlamı, metnin içinde hazır bulunmaz, okur tarafından okuma sürecinde oluşturulur. Anlam metinde oluşmuş şekilde beklemez. Anlam potansiyel olarak vardır; okur tarafından alımlanırsa vardır. Bir eserin iki kutbu vardır: yazarın yarattığı metin (artistik uç) ve okurun alımladığı metin (estetik uç). Bu iki kutup oluşmadan yapıt oluşmaz; çünkü okurun rolü, yazarın boş bıraktığı alanları ya da belirsizlikleri doldurmaktır. Okur, anlamı kendisi keşfeder, her şeyin verildiği bir eserden sıkılır. Bu nedenle alımlayıcı, sanat eserini üreten kadar anlamın oluşmasında önemlidir.
Hans Robert Jauss, alımlama estetiğiyle yapısalcılığa yeni bir boyut kazandırdı. Jauss'un karşı çıktığı kuramlar Marksist eleştiri ve biçimcilikti. Her iki kuram da alımlama ve onun etki boyutunu göz ardı etmişti. Marksist estetiğin ortodoks kanadı, okurun ve yazarın toplumsal konumuyla ilgilenmişti. Biçimcilerse okuru, algılayan bir özne olarak görmüş ve ondan etkilenmişti. Jauss'a göre yazının asıl hedefi okurdur; bu anlamda okur, yazar-eser-okur üçgeninde etken bir konumdadır. Jauss, daha çok yazınsal metni okurun yeniden üretmesi üzerinde durdu: Yapıt, alımlayıcıyla kurduğu ilişkiye bağlı olarak değişik biçimlerde gerçekleşir. Stanley Fish, okura en fazla rol veren kuramcıdır. Metnin potansiyel anlamım reddederek okurun daha Önce okudukları, duygusal durumu sezgilerinin de oluşturduğu bir bilinç ile belirli bir öznel alımlamaya deneyimlediğini ve sonuç olarak okurda bir beklenti oluştuğunu savundu. Fish'e göre de okur, esere tamamen kendi yaşantılarına göre anlam verir. Alımlama estetiği konusunda diğer önemli isim Eco'dur. Eco, bu kurama geliştirdiği 'örnek okur' ve 'örnek yazar' kavramlarıyla katkıda bulunmuştur. Örnek okur, her şeyden önce metinle işbirliği yapan; birtakım duyguların etkisinde kalmadan metni doğru bir biçimde yönlendirebilecek okurdur. Örnek yazar ise romanında okurun hangi duygulan hissetmesi gerektiğini belirler ve anlatılanlara okurların duygularını dürtükleyen bir yön verir.

Alizarin
(Fr. Alizarine) Garance adlı bir nebattan çıkarılır. Nebati bir boyadır. Kumaş boyası ve resimde yağlı boya imalâtında da kullanılmaktadır. Ancak şimdi maden kömürü katranından da bu boya çıkarıldığından, nebattan çıkarılan boya piyasadan kalkmış gibidir. Nebati alizarin, solmayan mükemmel bir boyadır. Yağlı boyalarda kullanılan o. ise çabu. cok bozulan, sağlam olmayan bir renktir.

Alkazar

(Arap.) Kale anlamına gelir. Bu sözcük çeşitli İspanyol kale ve sarayları için kullanılmıştır.

All-Over

Resmin elemanlarının tüm yüzeyde bir ilgi merkezi oluşturmayacak şekilde düzenlenmesi esasına dayanan resim anlayışı. Jackson Pollock'un resimleri bu anlayıştadır. Bu anlayışın ilk öncüsü Monet olarak görülebilir. Monet'nin 1910lu yıllarda yaptığı Nilüferler dizisinde benzer bir kaygı vardır.


Alle

(Fr. Allé) Ağaçlıklı cadde.

Allegori

(Fr. allégorie; Alm. Allegorie) Tasavvurların şahıslaştırılarak doğada olmayan biçimde tasviri. Resim ve heykelde a,’ler çok görülür. Antikitede ve bilhassa Orta çağ’da anlaşılması için uzun açıklamalara ihtiyaç gösteren a.’ ler yapılmıştır. Rönesansta yapılan a. ‘ler ise Antik mitolojinin konularından faydalanarak yapılmıştır. Ortaçağ kiliselerinde saçak oluklarında böyle allegorik heykeller yapılmıştır. Boynuzlu, acaip dişli canavor vb. biçiminde. Barok ve Rönesansın resim ve heykellerinde a.’ler işlenmiştir.

Alman Okulu

Alman Okulu 15. ve 16. yüzyıllarda yaşayan aşağıda isimlerine yer verilen sanatçıları kapsayan okul.

  • Baldung-Grien, H. (1484-1545)
  • Beham, Barthel (1502-1550)
  • Bruyn (1493-1555)
  • Cranach, Lucas (1472-155ö)
  • Dürer, Albrecht (1471-1528)
  • Grünewald (1475-1528)
  • Holbein, Hans (1495-1543)
  • Huber, Wolfgang (1490-1553)
  • Konrad, Witz (1400-1445)
  • Lochner, Stefan (yklş. 1400-1451)
  • Longauer (1430-1491)
  • Pacher (1435-1498)

Altboya
Astar boyası.

Alt boyama

(Alm. Untermalung; Fr. couche) Yağlıboya ve tempera resim’erde dayanıklılığı arttırmak için, resme başlamadan önce sürülen astar boyasından sonra yapılan ilk resim çalışması. Çeşitli ve belirli renklerle yapılan bu a., resmin bozulmasını önlüyor ve iyice kuruduktan sonra da üzerine esas çalışma yapılıyordu. A., sonradan üzerine yapılan çalışmanın renk uyumunda, alt yansıma olarak önemli bir etki yapıyordu. Özellikle Barok Avrupa resmi’nde Hollandalılar ile Venedik resminde (Tiziano) itibar görmüş bir çalışma yöntemidir. Alt boya, tempero resmin yer aldığı Proto-Rönesans ve Olgun Rönesans’ ta da kullanılmıştır.

Altın kesit
(Alm. Goldener Schnitt; Fr. Section d’or; Lat. sectia aurea) Plastik sanatlarda geçerliliği görülen bir ölçü aranıdır. Bir doğru parçası eşit olmayan öyle iki parçaya bölünmelidir ki, küçük parçanın büyük parçaya oranı, büyük parçanın tüm doğru parçasına eşit olsun. Yani A:B = B:C.

Altın zemin
Geç Antikit.. resminde genellikle doğal bir oylum veren arka plan resmedildiği halde, 4. yy.‘dan bu yana Bizans sanatında düz bir altın zemin üzerine figürler getirme gelenek olmuş ve Proto-Rönesans’a değin sürmüştür. Gotik resimde altın zemin dünyevi hayata önem verilmediğinden geçerliliğini korumuş; Rönesans’ta ise dünyevi hayat ve fizik güzellik önem kazandığından figürler arkasına optik görüntülü oylum getirilmesiyle önemini yitirmiştir.

Alveol
(Fr. Alvéole, İng. bucket, cell;Alm. Zelle )Taş yuvası, içine bir kitabenin oturtulduğu boşluk. Yuva. Petek (Yuva).

Amatör
Sözcüğün aslı Lat. den gelir. Bir sanatı kendine meslek edinmeksizin yalnız zevk için yapan kimseye denir.

Amblem
(Fr. Embléme) Bir şeyin timsali, imgesi, remzi, remiz.

Ambo
(Lat. concelli) 13. y.y.’a kadar kiliselerde kullanılan taştan kürsülerdir. Ambo bizdeki mimber karşılığıdır; çok süslü işlenmekte idi.

Amerikan Gotik
Grant Wood'un çalışmaları, özellikle de Amerikan Gotik adlı çalışmasıyla ilişkili olan, ondan esinlenerek yapılan sert kenarlı realist resim tarzını anlatmak için kullanılan bir terim. Bu tarzın en iyi örnekleri Grant Wood (1892-1942), Gordon Parks (d. 1912) ve Don Martin (1932-2000)'in çalışmalarıdır.

Amerikan Zanaat hareketi

2. Dünya Savaşı'ndan sonra, birçok eski Bauhaus öğrencisinin de ders verdiği üniversite sanat programları aracılığıyla zanaat geleneklerini canlandırmayı amaçlayan Amerikan hareketi. 1970'ler ve 1980'lere kadar etkili olmuştur.

Amfiprostil
(Yun.amphiprostylos) İki dar cephesinde sütunlu holü olan eski yunan tapınağı.

Amfiteatr-Amfitiyatro
Yunancadan gelen bir sözcüktür. Çember ya da oval bir biçim üzerine kademeli oturma yerleri olan bir tiyatrodur. Oturma yerinin ön kısım, ortasına gelen yarım dairede oyun yeri bulunur ve burada temsil oynanırdı. Romalılar zamanında ise amfitiyatro’da gladyatör yarışmaları yapılırdı. Fakat Roma. amfitiyatro’ları biçim bakımından değişiktir.

Amfora
(Lat.; Fr. amphore) Eski Yunanlılar ve Romalılarda yapılması, ve kullanılması adet olan dibi sivri, karnı dar ve boyun kısmı uzun olan bir çeşit testilere denir. Bunların boyunlarında iki kulp bulunurdu. Dipleri sivri olduğu için toprağa gömülerek ayakta tutulur, içine şarap konurdu. Amfora’ların bazılarının alt kısımları yerde durması için düz yapılmıştır.

Antipod grubu
1959’da kurulup 1960’a kadar faal kalan Avusturyalı sanatçı grubu.

Arnites
Oda gibi etrafı kapalı olan bir sedye olup Romalılar tarafından kullanılmış bir çeşit tahtırevandır.

Ampir Üslubu
(Fr. Style Empire) İlhamını Yunan ve Roma üsluplarından alan ve Napolyon Bonapart zamanından (1804) başlayarak Otuz yıl kadar devam eden, Percier ile Fontaine adındaki iki mimarın yarattığı bir üsluptur. Eski Mısır mobilyalarının süsleme ve biçimlerinin etkilediği bu üslup, etkilerini bizim Osmanlı saraylarına kadar yapmıştır.

Anatomi
Resim ve heykelde sanatın insanı ele aldığı dönemlerde, insan yapısı inceleme konusu olmuştur. Yunanda ve daha önce Eski Mısırda insan anatomisi esaslı, bir incelemeye tabi tutulmuştur. MS 14. yy. da sistemli olarak kadavralar üzerinde sanatçıların çalıştığını görüyoruz. Biz bugün bütün Rönesans sanatçılarında Luca Singnorelli, Benvenuto Cellini, Leonardo ve Michelangelo gibi ün ‘yapanlarının, anatomi üzerinde, bugünkü anatomi biliminin kurulmasında öncülük ettiklerini görüyoruz. Sonraları 19. y.y.’da a. ders olarak akademilerde yer almıştır. Anatomi etüdü zamanımızda güzel sanatlar için bir çeşit akademizmaya sebep olduğu için güzel sanat okullarından kaldırılmıştır.

Angelik
(Fr. angélique ) Melek gibi. Rönesans’tan bu yana tablolarda başı yana bükük melek gibi bakışlı kız ve kadın resimlerine denir.

Anıt
(Fr. monument) Abide. Sanat ve tarihi değeri olan yapı, heykel ve resim gibi sanat eserlerinin toplumca önem kazanması ile bir esere atfedilen niteliktir. Örneğin; Selimiye Camii, anıt’ı gibi. Belli bir kişi ya da olayın hatırasına dikilen-bir yapı ya da heykele bugün anıt diyoruz. Örneğin Atatürk anıt’ı, Fatih anıt’ı gibi. 18. yy.a kadar yalnız tanrılar, krallar ve asillerin adına anıt dikilirken 19. yy. den itibaren sanatçıların âlimlerin ve politikacıların adına da anıt dikilmeğe başlamıştır.

Animizm
(Fr. animisme) Hayvanlara tapma.

Ankostik
Balmumlu boyalarla resim yapma tekniğidir. Eritilmiş balmumu içinde toz boya iyice halledilir ve sonra istenilen yere mayi halinde sürülürdü. Bu teknik Eski Yunanda çok kullanılmıştır. Sonraları Bizans ikonalarında kullanıldığı gibi Romalılar çağında portre yapımında çeşitli örnekler kazanılmıştır. Balmumu, boya zerrelerini iyi koruduğundan a.tekniğin de yapılmış resimler bozulmadan zamanımıza kadar kalabilmişlerdir. Ancak sıcağa karşı bal mumu dayanıklı olmadığından resmin çok sıcak yerlerde olmaması gerekir.

Anlatımcı Sanat
Bir hikayeyi ya da bir olayı anlatan sanat anlayışı. Örneğin, tarihi konulu ya da mitoloji konulu resim ve heykeller birer anlatıma sanat örneğidir.

Antik
(Fr. antique; Alm. Antike; Arap. kadim) Eski Yunan ve Roma sanat eserlerine antik denir. Sanat eseri ticareti dilinde antik’in karşılığı modernin karşıtıdır.

Antika
Bu kelime yalnız eski olan eşyalara verilir. Antika’nın antik eserlerle hiçbir ilişiği yoktur, karıştırmamalıdır.

Anonim
Sanatçısı belli olmayan eserler için kullanılan bir terim.

Anti-Art
Birçok eleştirmen, anti-art düşüncesini dadaya dayandırmaktadır. Dadacı sanatçılar Huelsenbeck ve Hausmann, bir dada sergisinde sanatın öldüğünü ilan ettiler. Bu görüş sanatın yararsız olduğunu belirtir. Anti-art'ın temel iddiaları, sanatçının doğal ve kültürel ayrıcalığının olmadığı, sanatsal çabanın değersizliği ve yaratıcılığın herkeste var olduğudur. Terimin kullanılması ise Marcel Duchamp'ın 'anti-art'ın ustası olarak kabul edilmesiyle gerçekleşti. Sanatın kendisi, sanat dünyasında neyin sanat, neyin sanat olmadığını belirleyen sosyal bir kurum ve göçtür. Öyle ki, Marcel Duchamp'ın Mona Lisa'nın imgesi üzerine bir bıyık çizmesi, bir Vandal'ın bir resme zarar vermesi olarak değil tam tersine sanat olarak kabul gördü. Bu örnekte görüldüğü gibi, sanat kurumunun iyileştirici gücü sanatçılardan gelen saldırıların çoğunu, kısa bir sürede sanat içinde dönüştürmüştür: Bu Duchamp'ın 'hazır nesne'lerinin de kaderidir. Duchamp'ın hazır nesneleri, anti-art birer üretim olmalarına rağmen bir sanat tarzı olarak anlaşılmıştır. Sanat sabit ve değişmez bir kavram olmaktan çıktığından beri, yeni sanat, genellikle önce sanat olmayan (non-art) olarak kabul edilmiştir. Kültürel muhafazakârlık, bütün yeni sanat hareketlerini anti-art olarak kabul etme eğilimindedir: Çünkü yeni sanat, sanatın doğasıyla ilgili geleneksel varsayımları kaçınılmaz bir şekilde sorgulamaya başlar. Marjinal görsel kültürün bazı çeşitleri de anti-art olarak nitelendirilmiştir. Örneğin grafiti de Herbert Marcuse tarafından bu şekilde düşünülmüştü. Başlangıçta Vito Aconci'nin çalışmaları ve politik bir hareket olduğu için sitüasyonistler, anti-art olarak düşünüldü. Bad art en yaygın anti-art biçimidir. Anti-art, birçok durumda sanatın netliğine ilişkin bir felsefi yaklaşım olarak ortaya çıkmasına rağmen kimi örneklerde sanata karşı bir nefret olarak da vücut buldu:
• "Ressamlardan ve şairlerden nefret ediyorum", I. George.
• "Resimden ve şiirden nefret ediyorum. Hiçbiri iyi bir şey yapmadı", II. George.
• "Gördüğüm şeyleri bana hatırlatmayan resimlerden nefret ediyorum", Lord Byron.

Apad
(Fr. apadâna; İng. apadana; Alm. Thronsaol) Eski İran hükümdarlarının çok sütunlu taht salonlarına ve bu salonları ihtiva eden saraylarına denir.

Apet
İki memesi sarkık, vücudu hipopotam, başı dişi aslan biçimin de tasvir edilen eski bir Mısır tanrısıdır.

Apıştırmacılık (Stuckism)
Billy Childish ve Charles Thomson'm 1999'da İngiltere'de başlattıkları neo-muhafazakar hareket. Thomson bu adı, eski kız arkadaşı genç Britanyalı Sanatçılardan Tracey Emin'in Chil­dish ‘e yönelttiği bir hakaretten türetmişti ("Sizin resim­leriniz apıştıran bir sanat, siz de apışıp kalmışsınız."). Kendilerini 'ilk re-modemist sanat grubu diye niteleyen bu sanatçılar’ Genç Britanyalı Sanatçıların benimsediği Postmodemizm, Enstalasyon Sanatı ve Kavramsal Sanat'a karşı ajitasyon yürütüyorlar ve muhafazakâr sa­nal teknikleriyle sanatta tinselliğin yeniden doğumunu destekliyorlardı.

Apoditeryum
(Lat. apodyterium; Fr. Apodytérium, İng. apodyte rium; Alm. Auskleideraum; Arap. mastaba) Eski Roma hamamlarının, etrafında oturma ya mahsus sekilleri bulunan soyunma yeri.

Apoteoz
(Fr. apotheose) Sözcük Yunancadır. Bir kralın ya da önemli kişinin tanrılaştırılması demektir. Bir kralın ya da kişinin tanrılaştırılması bir Asya görüşüdür. Asya’dan Yunanlılara, Yunanlılardan da Romalılara geçmiştir. Romalılarda da ilk kez tanrılaştırılan kişiler tasvir edilmiştir. Avrupa Barok ve Fransız Klasisizmi zamanında da ta,ırı sahneleri tasvir edilmiştir. İngres’in “Homer’in Tanrılaştırılması” adlı eseri Louvre’dadır.

Apter
(Fr. Aptére) Kanadı kesik olarak yapılan zafer heykel verilen addır.

Apter tapınağı
(Fr. temple aptére) Yanlarında sıra sütunlar, olmayan Yunan ve Roma tapınak forma verilen addır.

Arabesk
Birbiri içine girip çıkan hat ve eğrilerin meydana getirdiği bir benzeme biçimidir. Bu bezeme isminin araplarla ilgili görünmesine rağmen bu yanlış bir ad veriştir. Arabesk anlamındaki bezemeleri, Asya ülkeleri kullandığı gibi, Yunan, Roma ve Keltler’in de kullandığına tanık almaktayız.

Arasta
Açık veya kapalı dükkân dizisi.

Architext
1971’de, modernizmin doktriner ya da totaliter yönlerini reddedip çoğulculuğu savunarak, Metabolizma’ya karşı kurulan mimarlık grubunun ve bir Japon dergisinin adı.

Arena
(Lat.) Kum anlamına gelen areno’dan alınmış bir sözcük olup amfiteatrların ortasındaki kum dökülmüş alana denir. Burada gladyatörler dövüşürlerdi.

Areosistil
(Fr. areosystyle) Aynı hizada sütunların, çift çift ve her çift sütun arasında 3.5 sütun çapı aralık bulunan düzenine denir.

Areostil
(Fr. areostyle) Sütunlar arasındaki aralığın tespitinde, iki sütunun merkezleri arasının, sütun çapının 3,3 ya da 4 misli olarak düzenine denir.

Arkad
(Lat. arcus.) Fil ayağı sütunlar üzerinde duran kemer. A. bir tarafı sıra halinde fil ayağı üzerine oturtulmuş kemerlerle kapalı, bina önü için kullanılır. Aynen cami iç avlularının revaklı, üstü kapalı, düzeninin cadde üzerinde bina önüne gelmiş durumudur. Arkadların bizde ve bilhassa Torino şehrinde bol örnekleri bulunur. Arkad motifi Roman kiliselerinde apsisin dış duvarlarına kör bir koridor olarak duvar süsü anlamında kullanılmışlardır.

Arkaik
(Yun. arkhaios; Fr. archaique; İng. archaic; Alm. archaisch, altertümlich) Sanatta gelişim devrelerinin ilkidir. Arkaik sanat ya da üslup, sanat duygusunun ilk biçimlenmiş durumudur. Bütün arkaik sanatlarda özellikler ortaktır: Patlak gözler, parmakların sucuk gibi ve uzun oluşu, kaşların gözlere paralel bir ay teşkil etmesi, gözlerde hiçbir mananın bulunmaması, gövdede katı frontal bir duruş oluşu, ciddi kaba ve detaydan yoksun bir işleme tarzı. Bu a. üslup, a. sanat yapmağa gerek olmadığı zamanlarda taklit edilmek istenmiş ve bunun sonucu arkaik taklidi, imal edilmiş eserler ortaya çıkmıştır. Buna da “arkaikçe üslup” denilmiştir.

Arkaizm
(Alm. Arkaismus; Fr. archaisme) Arkaik sanat özelliklerini benimseyen görüş. Özellikle eski çağların sağlam yapılı, süse ve ayrıntıya önem vermeyen sade, katı mimarlık ve heykel anlayışının yeniden canlandırılması düşüncesine dayanan sanat anlayışı.

Arkasolium
Katakomplarda duvara dikine konulmuş mezar yeri olup üstleri yarım kubbeli bir niştir. Nişlerin içi resimlerle süslüdür.

Armoni

Farklı renk ilişkilerinden doğan uyum olarak tanımlanabilir. Renklerle armoni kurmanın kesin bir yöntemi yoktur. Renk uyumları büyük oranda kişinin öznel gerçekliği ile ilgili bir meseledir. Ayrıca armoni kurmada alışkanlıklarda belirleyici olabilmektedir.
• "Sanat doğaya koşut armonidir", Paul Cézanne.
• "Sanat armonidir", George Seurat. N.K.

Armory Show
1913 yılında, "hem Amerikalı hem de yabancı, yaşayan ve ilerici ressamların çalışmalarının" sergilendiği New York'ta açılan uluslararası öncü sergiyi ve bu serginin açıldığı galeriyi tanımlamak için kullanılan terim. Appolinaire'in düzenlediği bu serginin en önemli sonucu kübizmin Amerika'da tanınmasını sağlamasıdır. Bu sergiyle Amerika modern sanatla tanıştı. Bu sergide Van Gogh, Duchamp, Goya, Ingres, Delacroix, Hassam, Ryder ve daha başka birçok ressamın çalışmaları yer aldı. Marcel Duchamp'ın ismi de ilk kez bu sergide Merdivenden İnen Çıplak adlı resimle duyuldu. N.K.

Arnavud bacası

Damların üzerinde çıkıntılı olarak yapılan pencere.

Arşitektonik
(Fr. architectonique; İng. architectonics; Alm. Architektoflik,Architekt01; Arap. hendesi) Mimari kurallara mimarlık sanatına uygun inşa sanatı anlamına gelir.

Arşitrav
(Fr. Alm. Arçhitrav; un. Epistylion): Yunan ve Roma mimarisinde sütunların üzerine yatay biçimde gelen kiriş.

Arşivo
(Fr. archivolte) Yuvarlak kemerin görünen dış kenarı; Roman ve Gotik katedrallerin kapısı üzerini örten kemer olup bütün kemer içi heykel figürlerle kap

Arşın
Eski bir uzunluk ölçüsü. (Çarşı arşını: 68 cm, Endaze: 65 cm, Halep arşım: 68 cm, Sultan III. Selim döneminden itibaren, Mimar arşını / Zira-i benna: 75.8 cm)

Arte Cifra (Şifre Sanatı)
Resimde kodlanan bilinçaltını dile getirmek amacıyla kavramsal sanata ve Arte Povera’ya karşı geliştirilen İtalyan sanat eğilimi. Sandro Chia, Francesco Clemente, Enzo Cucchi ve Mimmo Paladino’nun çalışmalarıyla birlikte anılıyordu.

Art and Craft
Terimin Türkçe karşılığı tam olarak 'sanat ve zanaat'tır. Art and craft, 19. yüzyılın ikinci yansında İngiltere'de makineleşmeye ve seri üretime tepki olarak ortaya çıkan bir akımdır. Eleştirmenler ve sanatçılar sanayi devrimi sonucu el sanatlarında görülen gerilemeden büyük üzüntü duydular ve el sanatlarının canlanması için bazı çabalarda bulundular. John Ruskin ve William Morris, zanaatçılığı yeniden canlandırmak gerektiğine inandı ve bu hareketin öncülüğünü yaptı. Art and Craft hareketinin teorik temellerini John Ruskin oluşturdu. 1851 yılında Venedik'in Taşları adlı kitapta şu konuları tartıştı:
1) Zanaatçının sanatla ilişkisi,
2) İşbölümünün zanaatçıyı bir makineye çevirmesi,
3) Makineleşmenin el işçiliğini ve geleneksel zanaatçılığı öldürmesi,
4) Seri üretim eşyalarının kişiliksiz olması.
Ruskin ve Morris'in, el sanatlarındaki dirilişin ancak Ortaçağ geleneklerine dönülerek sağlanabileceğini savunmasına rağmen sanatçıların çoğu, bunun imkânsız olduğunu düşünüyordu. Akım, 19. yüzyılın son yıllarında etkinlik sağlayabildi. Morris ve arkadaşları 1861 yılında sanatçının kendi tasarımım ürüne dönüştürüp satabileceği bir şirket kurdular. Bu şirket sanatçı ve zanaatçılardan oluşuyordu: Morris, Faulkner, Marshall. Şirket, halı, vitray, seramik, mücevher, heykel, mobilya gibi her türlü elişini düşük maliyetle üreterek ve sergileyip satacaktı. Ancak ürünler düşünüldüğü kadar ucuza üretilemedi. Şirket, asıl kazancını başka firmalara yaptırdığı duvar kağıdıyla makine halısından kazandı.
Yeni sanat, sanatsal dilini Japon sanatının etkisinde oluşturdu ve etkinliğini daha çok mimari ve mobilya alanında gösterdi. Mimarlar simetriye önem vermemeyi ve kıvrımlı çizgileri Japon sanatından aldı. Bu arada Leutrec ve Beardsley gibi ressamlar da Japon baskılarından çok şey öğrendi.

Asa
Kral ve Peygamberlerin kudret sembolü olarak ellerinde taşıdıkları baston ya da değneğe denir.

Asari -atika
Antika

Asefal
(Fr. acephale) Başı olmayan heykeller için kullanılan bir sözcüktür.

Asimetre
(Fr. Asym) Bir noktadayı iki tarafa ayni mesafede bulunmak hali.

Askıya almak
İnşa edilmiş eski bir binanın bir tarafını yıkıp yeniden onarmak istendiğinde üst kısmın ağırlığını tutmak için destek ve bağlamalar kullanmaya denir.

Asklepieion
(Fr. Asclepieion, Alm. Asklepieion) Ölüleri iyi eden Yunan ve Roma tanrısı Asklepios’un adına dikilen bir tapınak olup bunun yanında iyileşmek için gelen hastaların oturmalarına mahsus odalar, banyolar ve tiyatro yeri bulunurdu.

Asma bahçe

İlk büyük uygarlıklarda ayaklar ve kemerler üzerin de meydana getirilen teraslar üzerine bahçeler yapılması çok ilgi görmüş ve gelenek olmuştu. Babil’in asma bahçeleri dünyanın yedi harikası arasında yer almıştı. (Dünyanın Yedi Harikası).

Asma kandillik
Camilerde kubbeye bir zincir ya da demir çubuk ile asılan ve üzerine bir çok kandilin takıldığı madeni tezyinatlı bir madeni askıdır.

Asma kat
Bir binanın iki katı arasında tavanı alçak olarak yapılan ara kattır.

Astar boyası
Resim yapılan tuvalin boyayı emmemesi ve bezin dokuma ara kapatılması için kullanılan boyadır. Astar boyaları çeşitlidir. Bunlardan yağlıboya astar, şöyle yapılır: Bir litre suda 70 gr. marangoz tutkal, eritilir. Eritme, tutkal 24 saat bir litre su içinde bırakarak yapılmalıdır. Bundan sonra eritilmiş tutkal, içinde biraz su bulunan bir başka kap içine konularak ateşte ısıtılır. Bu erimiş tutkal!, su fırça ile tuvale sürülür. Tuval kuruduktan sonra: 1 ölçü tebeşir tozu + 1 ölçü çinko üstübeci + 1-3 ölçü su birbiriyle karıştırılarak ayran kıvamına getirilir ve bir ölçü sıcak tutkallı su katılır. Bu karışım gene ısıtılarak ince tabakalar halinde tuvale iki kez sürülür. Yağlı astar yapılmak istenirse yukarıdaki formüle bir buçuk ölçü pişmiş bezir katılır.

Aşı boyası
Kırmızı bir toprak boyadır. Bunlar demir oksitli boyalardır. Eskiden ahşap evlerin kirliliğini kapatmak için cephelerine sürülürdü.

Aşık yolu
(Fr. grecques, méandres; İng. greek frets; fretwork, meanders; Alm. Maander) Dik köşeler teşkil ederek içe ve dışa doğru kırılan çizgilerin meydaa getirdiği geometrik motiflerin tekrarı ile ortaya çıkan su. ( meandr).

Ateş tapınağı

Zerdüştlerin ateşe tapmak için inşa ettikleri tapınaklardır.

Atlante
(Fr. Atlante) Karyatid

Atmeydanı
Bizanslılar’ın araba ve at koşuları için inşa ettikleri Hipodrom için İstanbul’da Türklerin verdikleri addır. İçinde at koşturulan meydan anlamına gelir.

Atölye
(Fr. atelier) Bu sözcük güzel sonatlarda ressam ve heykelcilerin çalıştıkları yer için kullanılır. Atöleyelerin pencereleri kuzeye bakması gerekir. Böylece atölye’ye yumuşak bir ışık gelmesi sağlanır.

Atrium
(Lat. atrium; Fr. atrium; İng. atrium; Alm. Atrium, Auba, Vorhaf; Arap. sahn) Eski Roma yapılarında bulunan sokağa yakın, etrafı adalarla çevrili, ortasında havuz bulunan üstü açık avlu.
1 .Roma oturulan esas salon olup etrafında odalar bulunurdu. Romalıların son zamanlarında a., etrafı sütunlarla çevrili kabul salonu olmuştu.
2. Romalılarda evlerin ortasında üstü açık bırakılan işlerinin, elsanatların ve güzel sanatların koruyucusudur. Yunan sanatında A. ekseriyetle savaş sahneleri içinde gösterilmiştir.

Avangard Sanat
Avangard teriminin anlamı tam olarak öncü, önde giden olarak açıklanabilir. Askeri bir metafordan gelir ve orduda önde giden birlik, birliğin öncü kolunu tanımlamak için kullanılırdı. 1830'lu ve 1840'lı yıllarda siyaset diline girdi ve köklü dönüşümlerin bayraktarları anlamında kullanılmaya başladı. 'Avangard' terimi, sanata verilen öncü rolü ifade etmek için ilk kez sosyalist Saint-Simon ve onun cemaati tarafından kullanıldı. 19. yüzyılın ikinci yarısından başlayarak, özellikle 20. yüzyılın başında ortaya çıkan, alışılmış anlatım biçimlerini dışlayıp yeni bir sanatsal dil oluşturmak peşinde olan sanatçılar ve sanat akımlarını tanımlamak için kullanılmaktadır. Aynı zamanda toplumsal, siyasal ve kültürel anlamdaki değişimlerin farkında olan ve buna taraf olan sanatçı tipi için de avangard terimi kullanılmaktadır. Peter Burger'e göre avangard, sanatın kurumlaşmasına karşı bir saldırıdır. Hedefi sanat kurumunu yok etmektir. Ancak sanat sonunda savaştığı kurumlara yenik düşmüştür. Avangard sanatçıların işleri sergilerde, müzelerde, istemedikleri kılıklarda piyasaya sürülmektedir.
Avangard sanatın temel özellikleri:
1) Aktivizm: Eylem, dinamizm ve araştırma beğenisi/hazzı,
2) Antagonizm: Sosyal düzen, gelenek ve geçmişe düşmanlık,
3) Nihilizm: Aşırı davranış tarzı ve yıkıcılık,
4) Agonizm: Romantik ıstırap, pathos, gerilim ve özveri,
5) Fütürizm: Sanatın geleceğini tahmin etme ve öngörü.
• "Sizlerin avangardı biz sanatçılarız (...) en etkilisi ve hızlısı sanatın gücüdür: İnsanlar arasında yeni fikirler yaymak istediğimizde; onları biz tuvale veya mermere nakşederiz (...) toplum üzerinde yapıcı bir iktidara sahip olmak, gerçek bir rahiplik görevi yürütmek ve sağlam adımlarla zihnin bütün melekelerinin önüne düşmek; işte sanatın muhteşem kaderi", Saint-Simon.
• "Avangard gerçekte, modernitenin berisindeki varsayımları soruşturan son derece sorumlu, zahmetli, sebat isteyen bir mesaidir", Lyotard.

Ayna Resmi
Pistoletto'ya özgü olan bir teknik. Bu teknikte hareketi durdurmak için Pistoletto, doğal büyüklüğünde olan bir dizi fotoğrafın kopyasını transparan kağıt üzerine çıkarıp, daha sonra onları kesip cilalanmış çelik tabakaların üzerine yapıştınp kasvetli renklerle boyadı. Çelik tabakalar imgeyi izleyiciye yansıtacak şekilde yerleştirilmekteydi.

Ayna taşı
Sokak çeşmesinde musluğun takıldığı, çoğunlukla mermer ve bezemeli olan düşey taş.

Azulejos = Azulekhos
Endülüste duvarları kaplamak için kullanılan mavi bezemeli çiniler
- B -

Bâb
Kapı.

Baba

Dikine konulan, destek çatılarda, köprülerde v.b. inşaatlarda kullanılan taşıyıcı öğe.

Baca kaşı

Köy evlerinde ocakların duvarlardan olan çıkıntısı üzerinde bulunan ve rafa benzeyen bölüm. Buraya şişe, lamba v.b. gibi eşyalar konur.

Bağa

Saçaklardaki asma olukları tutmak için kullanılan demir çengeller ve ahşap oluklarda yelkovan tahtalarını kirişe bağlayan oluklara verilen ad. Oluk bağası, kanca başı, bilezik.

Bağdadi

Eskiden bizde evlerin duvarları, kalın kalasların arası aralıksız olarak ince çıtalarla kapatılır üzerine sıva sürülerek yapılırdı. Bu usul hem evin sıcak olmasını sağlar hem de rutubeti önlerdi.
Ahşap karkas yapılarda ana taşıyıcıların sık aralıklı yatay çıtalarla kaplanarak bu yüzeyin kıtıklı bir harçla sıvanması biçiminde uygulanan yapım tekniği. Bağdadi çıtaları genellikle 1 cm kalınlığında, 2-3 cm genişliğinde olur. Bu tekniğin örnekleriyle hem Batı'da, hem de Türkiye'de sık sık karşılaşılır. Özellikle eski İstanbul evlerinde iç duvar yüzeyleri her zaman bağdadi tekniğiyle sıvanmıştır. Batı'da ise bağdadi, ahşap karkas yapıların duvarlarından başka, kat döşemesi ahşap taşıyıcılı olan kagir yapıların tavanlarında da kullanılmıştır. Bu ikinci kullanım biçimine Türkiye'de çok daha seyrek rastlanır. İklim koşullarına ve darbelere dayanıksızlığı nedeniyle bağdadi, dış yüzey kaplaması olarak hemen hemen hiç uygulanmamıştır. Bağdadi sözcüğünün kökeni belirsizdir. Eski Türkçedeki "bağdamak" eyleminden Farsça kurallara uygun bir sıfat olarak türetildiği düşünülebilirse de, bunu doğrulayacak hiçbir veri yoktur.

Bağlı
Eski saray, konak ve şatolarda hizmetçilerin oturmaları için esas binadan ayrı olarak yapılan binalara denirdi.

Bağırıcı renkler
Resim sanatında insanın gözünü rahatsız eden fazla sert ve çiğ renklere denir. Bir renk, tablo içinde tonalite bakımından yerini bulmazsa rahatsız edici bir nitelik kazanır.

Bağlantı taşları

Bir duvarın bir tarafına, sonradan ilavesi düşünülen ikinci bir duvarın bağlanmasını sağlayacak, dişli gibi bırakılmış tuğlalara denir.

Bağlayıcı sistem

(Alm. Gebundenes System, guodratischer Schematismus) Roman kilisesi planında, bazilika ile çapraz geminin kesiştiği transept karesinin, kor, orta-gemi ve haç-tonozlar düzeninde, ölçü birimi olarak kullanılmasına denir. Yan-gemilerde, ölçü birimi olan kare ya da dikdörtgenin boyutlarının yarısı alınır.

Bağlayıcı tuşlar

(Fr. rappel de ton) Aynı rengin tonlarındaki tuşların resim yüzeyinde dolaşması.

Bahçe sanatı

İki türlü bahçe düzeni bugüne kadar görülmüştür:
1 — Düzenli, sağlam bir geometrik tertip içinde biçimlendirilmiş bahçe anlayışı.
2 — Serbest doğa görüşüne uygun olarak düzenlenen bahçe tipi.
Eski Mısır ve Yunan bahçeleri düzenli, geometrik ve simetrik anlayışta idi. Barok Avrupa sanatı saray bahçelerini ayni geometrik ve simetrik düzende yapmıştı. Pompei’de Roma evinin peristili içinde heykellerle süslü bahçeler görülüyor. Arapların bahçe anlayışı akan su ve havuz esprisi üzerine kurulmuş olup keyif için yaratılmış olan bir atmosfere dayanır. Elhamra sarayındaki Generalife bunun güzel bir örneğidir. Çin bahçeleri simetrik düzenli anlayışa dayanmaz. Çinli, bahçe manzarasını ön plana alır. Ağaç grupları, pavyonlar, köprüler akan su ve tabii gibi olan göller Çin bahçe sanatının öğeleridir. Bizde bahçe mimarisinin gelişimi üzerine yazılmış bir kaynak görülmemekle beraber, hendesi bir bahçe sistemi de yoktur. Genel olarak meyve ağaçları ve çiçek yanyana bizim loş avlulu Türk evlerinin yeşil ve sakin atmosferini yaratmaktadır. Eski bahçe mimarimiz Barok Avrupa sanatının ülkemize girişinden sonra yok olmuştur.

Bakanal
(Fr. Bacchanale) Eski Yunanın şarap tanrısı, olan Bakus’un bayramına verilen isimdir. Bu bayramlara ait sahneler ilk olarak 14. y.y. İtalyan ressamları tarafından ele alınmış ve sonra Velasquez, Rubens ve 19. y.y. sanatçıları tarafından resimlerine konu yapılmıştır.

Bakış Açısı

'Bakış açısı' terimini üç farklı şekilde tanımlamak mümkündür:
1) Sanatçının bir konuyu resmetmek için baktığı varsayılan nokta.
2) Bir sanat eserini algılama biçimi.
3) Bir konuya yaklaşım biçimi.
Balahane
Bazen, medreselerin üst kısmında, müderrisler için yapılan odalara verilen ad.

Balbal
Hunların mezarlar etrafına diktikleri taşlara denir.

Balçık

Göllerin ve bataklıkların dibinde yumuşak, işlenmeğe müsait bir çamurdur. Balçık kap kacak, heykel ve kireç yapımında kullanılır.

Baldaken

(Fr. baldaquin; Alm. Baldachin) Avrupa krallarının tahtları üzerindeki kıymetli kumaş ve tahta oymalı süslerle yapılmış olan görkemli tavanlı cibinliğe benzeyen tepelik.
Mimarlıkta bir altar ya da mezarın üzerini örten, kolonlarla taşınan, mekânı sınırlayan duvarlardan bağımsız, sundurma biçimli örtü. İspanyolcada bir altar ya da kapının üzerine gölgelik olarak asılan ve Bağdat'tan ithal edilen özenli brokar işlemeli örtülere verilen baldaquin adından türeyen baldaken sözcüğü, daha sonraları bir altar üzerinde yer alan, yapıdan bağımsız tavanları tanımlar olmuştur.

Balkon
Bir binanın zemin katı üstünde bina bedeninden dışarı çıkıntılı açık havaya kapalı olmayan yer. Eğer balkonun etrafı ve üstü kapalı olursa buna cumba denir.

Balmumu

Resim boyalarından yağlıboyanın imalinde özellikle balmumu kullanılır. Yağlı boyanın yapılmasına yarayan keten ya da haşhaş yağınnı içine % 2 oranında yoğa ısıtılarak karıştırılır.

Banal

Gerek içerik gerek biçim açısından özgün olmayan; kaba, bayağı, sıradan ve anlamsız ürünleri tanımlamak için kullanılan terim.

Barbar Sanatı

'Barbar' terimi, Yunanlılar ve Romalı'ar tarafından kendilerinden olmayanlar için kullandıkları genel bir kavramdı ve genellikle dışarıda olan, biz olmayan anlamını taşımaktaydı. Yunanlılar ve Romalılar kendi kültürlerinden olmayan, yabancı gördükleri toplulukların sanatı için de 'barbar sanatı' terimini kullandılar.

Baptisterium

Hıristiyanlık dininde çocukların vaftiz edildiği kilise, vaftizhane.

Baraka

(Fr. baraque) Türkçe bark = barınacak yer anlamına gelir. Barakanın buradan alınmış olduğu sanılmaktadır.

Barbakan

Kalelerin duvarlarında düşmana ok atmak için açılmış dar pencere deliklerine verilen isimdir

Barbata

Kalelerde duvarların üstünde, mazgallar ve mazgal siperlerinin bulunduğu, bir dişli gibi gözüken duvarlar.

Barbane

Eskiden postacıların ve kervanların konak yerlerinde, eşya muhafazasına yarayan ve mahzenleri bulunan binaya denirdi.

Barbizon Okulu

İngiliz sanatçı John Constable'dan esinlenerek kır resimleri yapmaya başlayan ve o güne kadar hakim olan insan figürü resmetme geleneğini kıran bir grup Fransız sanatçıyı tanımlamak için kullanılan terim. Théodore Rousseau, Georges Michel ve Jean-Francois gibi sanatçılar akademik gelenekten kopup, Fransa kırlarını realist bir şekilde betimlemeye başladılar. Bu sanatçılar, Batı manzara resminin temelini attılar. Birçok resmin konusu Fontainebleau Ormanı idi. Bir diğer popüler konu ise köylülerdi.
  • Corot, J. B. Camille (1796-1875)
  • Daubigny, Charles-F. (1817-1887)
  • Dupré, Julien (1851-1910)
  • Fiers, Camile (1802-1868)
  • Hunt, William M. (1824-1879)
  • Martin, H.Dodge (1836-1897)
  • Michel, George (1763-1848)
  • Millet, J.-François (1814-1875)
  • Rousseau, T. (1812-1867)
  • Troyon, Constant (1810-1865)
  • Veyrassat, Jules J. (1808-1893)

Bark
Barınacak yer anlamına gelir. Ev bark deyimi de buradan gelmiş olmalıdır.

Barok

(Fr. baroque; İng. Alm. Barock) Sanat tarihlerinde Avrupa'daki Rönesans ve Maniyerist dönemi izleyen ve 1580-1750 yılları arasında oluşan bir “barok sanat” anlayışından söz edilir. Barok sözcüğü Portekizce “barocco” ya da İspanyolca “barucca”dan gelmiştir. Esas anlamı “düzgün olmayan inci”dir. Bu sözcük, önceleri Rönesans ve Maniyerist dönemden sonra beliren barok üsluptaki eserleri aşağılama amacı ile kullanılmıştır. Ancak XIX. yy.’da, barok sözcüğü 1580-1750 arası ortaya çıkan barok eserleri aşağılama anlamına kullanılmamağa başlandı. Barok’un bu anlamı, sınırlı bir zamanı kapsar ve biz buna XVII. ve XVIII. yy. “Avrupa Baroku” diyoruz. Diğer taraftan barok, Avrupa’nın belli bir döneminin sanatı olmaktan uzak bir anlamı da bünyesinde taşır. Bu, barok üslubudur. Örneğin İ.Ö. III. yy. ile İ.Ö. 1. yy. arasındaki Hellenistik-Antik sanat, Geç-Gotik sanatı, Hindistan’daki V. yy.’dan XV. yy.’lara değin devam eden ve bütün pagodları delik deşik eden sanat. Ayrıca Osmanlı İmparatorluğunda XVIII ve XIX. yy.’lardaki sanat anlayışı ile Rusya ve Çin’de gördüğümüz çok şişkin kubbeler ve süslü saçaklı mimarlık sanatlar, hep barok üslubunu yansıtırlar.

Baru kalkanı

Barbatalarda kale mazgallarının her iki tarafında bulunan adam boyundaki siper. Yani barbata dişlilerinden her biri.

Baskı resim

Güzel sanatlar alanındaki baskı resimler grafik teknikleri içinde yer alır. Bu alandaki baskı çeşitleri, serigrafi (ipek baskı) litografi baskısı, gravür baskısı, linol baskı ve tahta baskılardır (grafik).

Basic design

(Alm. moderne Formgebung, İng. Basic design) Çizgi, nokta hacim, yüzey ve renk olarak malzemelerin bünyesine uygun Kompozisyonel araştırma, yaratıcı, biçimlendirici çalışma. Malzemelerin imkânlarını araştırarak yapılabilecek sonsuz biçimlendirme ve düzen çalışmaları. Bu sözcük ilk kez Bauhaus okulundaki öğretmenlerin araştırmalarında doğmuştur. Bugün, Batıda ve ülkemizde mimarların ve diğer sanatçıların yetişmesinde çok önem verilen bir ders olmaktadır.

Baş kemer
(Fr. archivolte; İng. archivolte; Alm. Bogeneinfassung, Bogenlöufe, Bogenleiste) Bir kemeri çerçeveleyen silme. Bütün silme ve süsleriyle beraber bir portalin kemeri. Bir portalin kemerini meydana getiren, merkezleri bir içiçe kemerlerin heyeti umumiyesi. Taç kemer.

Batik

Asya’dan Avrupa’ya geçmiş bir kumaş baskısı tekniğidir. Türkistan’da, Hindistan’da, java ve Malezya’da bu teknik yaygındır. İlk kez Avrupa’ya getiren Hollandalı Thornprikker olmuştur. Batik’in yapılışı şöyledir: bir bez üzerine istenilen motif çizilir. İlk boyanacak kısımlar boş bırakılarak boyanmayacak kısımlar baştan aşağı eritilmiş balmumu ile kapatılır. Sonra bez, kumaş boyası içine batırılır. Bez, boyayı aldıktan sonra çıkarılır ve kurutulur. Terpentin içine batırılarak bezin üzerindeki balmumu çıkarılır. İkinci kez, bezin nereleri boyanmak istenirse o kısımlar açık bırakılarak diğer kısımlar balmumu ile kapatılır ve boyaya batırılır. Sonra gene terpentin için de balmumlu kısımlar eritilir. Çeşitli renkleri üstüste getirerek daima yeni desenlerin çıkmasını mümkün kılan batik Doğunun bulduğu güzel tekniklerden biridir.

Bazalt

(Fr. basalte; İng. basalt; Alm. Basalt) Siyaha yakın kurşuni renkte, volkanik sert bir taş cinsi. Mihenk taşı.

Bazilika
(Lat. basilica; Fr. basiligue; İng. basilic; Alm. Basilika) İçi, iki sıra sütunla, ortadaki daha geniş ve yüksek olmak üzere üç sahına bölünmüş dikdörtgen biçimindeki ilk Hıristiyan kiliselerine denir. Bazilika sözcüğü, Atina Pazarında Archon Basileus’un makamından gelir. Romada dikdörtgen biçiminde, sonunda mihrap gibi bir çıkıntısı olan mahkeme salonlarına denirdi. Bütün bazilika’lar uzunlamasına, birlik ifade eden bir salon ve iki yanda yan sahınları ve salonun sonunda da apsisi olan yarım çember biçiminde bir tribuna bulunur. Hıristiyanlık bazilika’yı Romalılardan cemaatin toplantı binası olarak benimsedi. Hıristiyan bazilika’sı zamanla gelişti. Yan sahınlardan yüksek bir Orta sahın bunun iki yanında birer yan sahın yer alırlar. Orta sahının içine ışık, yan sahınların üzerindeki duvarlar da açılan pencerelerden gelir. Orta sahının sonunda apsis yer alır. Sonradan apsisin önünde, bütün bazilika’yi kesen ve ona bir istavroz biçimi veren çapraz bir salon yer alır (Transept). B. Roman ve Gotikte esaslı, mekân değişikliklerine uğrar ( Roman sanatı, Gotik).
 

 
Bazu-yı der
Kapı sövesi.

Beden duvarı

Binanın esas yan duvarları.

Bedesten
Üstü kapalı çarşı. Bezciler çarşısı anlamına gelen.

Beğeni

'Beğeni' terimini iki şekilde tanımlamak mümkündür:

1) İletişim sürecinde, alınan mesajdan hoşlanma ve mesajın olumlanması ve talep edilmesi durumu.
2) Güzelliğin insanda yarattığı öznel duygu. Sanat eserlerini, duyum ve deney yoluyla yargılama; iyi ve güzel yönlerle eksiklik ya da hataları ayırt edebilme yetisi. Kişisel bir tercih ya da hoşlanma.
• "Beğeni ressamın ölümüdür", Walter Sickert.
• "Beğeni öyle korkunç bir şeydir ki; o yaratıcılığın en büyük düşmanıdır", Pablo Picasso.

Beki kulesi

Orta çağlarda Avrupa’da kalelerden düşmanı uzaktan görmek için yapılan gözcü kulelerine denir.

Belgi

Eskiden dükkanların kapılarının üstüne o dükkanın alâmeti olarak demirden işlenmiş hayvan şekillerinde alemeti farikaları, nişanları asılırdı.

Belirti

Göstergenin gösterilen ile bir neden-sonuç ilişkisi kurduğu gösterge çeşidi. Doğal, istem dışı ya da amacı olmayan bir olgu olan belirti, dış gerçeklikle bir bitişiklik ilişkisi kurar. Bu ilişki, belirtiyle işaret ettiği olay arasındaki bağlantı, insanlar tarafından oluşturulmayan deneysel bir olgudur. Belirti, istem dışı, iletişim amacı olmayan, ama mutlaka bir anlamı olan doğal bir göstergedir ve ancak onu yorumlamasını bilene bir şeyler anlatır. Belirtide gösteren ile gösterilen arasındaki ilişki nedenlidir. Sararmış kuru yapraklar sonbaharın belirtisidir. Ayak izleri, birinin oradan geçtiğinin/yürüdüğünün belirtisidir. Hastalık semptomları, markalar ve damgalar en sık görülen belirti örnekleridir. N.K.

Bengü

Anıt, abide anlamınadır. Osmanlıcada anıt demektir.

Benna

Kagir inşaat ustası, mimar.

Bereket boynuzu
(Lat. cornu copiae; Fr. corne d’abondance; İng. horn of plenty; Alm. Frucht horn; Arap. Karnu’l-bereke, kar nul’-hısb) İçinden çiçek ve yemişler taşan sulh ve bolluğun sembolü boynuz motifi.

Beşik kemer

Yarım çember biçiminde kemer (kemer).

Beşik tonoz
Tonoz.

Beti
(Fr. figure) Resim ve heykel sanatlarında insan ve hayvan biçimlerine denir, Eski Türkçede yüz ve biçim anlamınadır.

Beti taşı

(Fr. Stél) Kitabe taşı.

Betonarme

(Fr. Beton) Joseph Monnier adında bir Fransızın bulduğu betonarmeyi olarak Auguste Perse adında bir Fransız 1905 yılında inşaata uygulamıştır.

Beyaz boya

Resim sanatında kullanılan beyaz boya çeşitleri; kurşun beyaz ile çinko beyazıdır. Kurşun beyazı çok zehirli bir maddedir. Yağlı boya olarak mükemmel sonuçlar alınabilir. Her boya ile karıştırılmaz. Örneğin içinde kükürt bulunan boyalarla kurşun üstübeci karıştırılmaz. Goronce’ın rengini tamamen soldurur. Rouge de Saturne üzerine de etkisi kötüdür. Kadmiyum sarısı, outremer ile karışımları da fena sonuç verir. Blanc de zinc denilen çinko üstübecinin ise hiçbir zararlı etkisi yoktur. Sulu boya yapımında da çinko beyaz, kullanılır.

Beyt

(İng. bayt; Alm. Bit; Arap. bayt) Ev, daire, oda.

Bezeme—süsleme

(Fr. ornement; İng. ornament; Alm. Ornament, Verzierung) Latinceden gelir. Bezeme ile dekorasyon karıştırılmamalıdır. Dekorasyonda bütün süsleme alanları kastedilir. Bezeme ise sistem halinde tekrarlanan süsleme motifidir.
Her ülkedeki üslup devirlerinin ayrı bir bezeme buluşu vardır. Bezeme’de geometrik olarak hayvan ve bitki gibi doğa unsurları üsluplaştırılarak tekrarlanan bir motif haline getirilir.

Bezir isi mürekkebi

Bezir yağı yakılarak meydana getirilen isten yapılan mürekkep.

Bezir Verniği

Kaynatılmış keten yağına denir. Bir adı da Osmanlı beziri.

Biblo

(Fr.) Porselenden yapılan küçük heykel.

Biçim

(Fr. forme) Bir şeyin şekli anlamına gelir. Tabloda biçim, o tablonun tümünün yapı bakımından kuruluşuna denir. Plastik sanatlarda biçimin, derinliği olan bir anlamı vardır. Bir tablonun biçimi dendiği zaman, tablonun konusu dışındaki muhtevası kastedilmektedir. Bu bakımdan konu ile muhteva yani biçim ayrı ayrı hususlardır.

Biçimcilik/Formalizm

Bağlamsal ya da içeriksel nitelikleri değil de biçimi/formu vurgulayan bir estetik ve sanat eleştirisi kuramı. Sanat eserinin sosyal, tarihsel ve içeriksel bağlanıları yerine biçim üzerinde yoğunlaşır. Biçimciliğe göre sanatta en önemli olan şey, sanatın ilkelerini kullanarak sanatın elemanlarını en etkili biçimde düzenlemektir. Biçimci kuram 'yapısalcılık' olarak da bilinir. 1960'lı ve 1970'li yıllarda biçimcilik, en güçlü eleştiri yaklaşımı olarak kabul gördü ve sanatçılar da bu yaklaşıma dikkat ederek eser ürettiler, Biçimci sanat kuramına göre; bir sanat eseri, sanatçısından, alıcısından ve üretildiği tarihin toplumsal ve kültürel koşullarından bağımsız, kendi başına yeterli olan, kapalı, dilsel bir düzendir. Biçimci eleştiri, sosyo-politik çözümlemelerin aşırılığına tepki olarak ortaya çıkmış bir akımdır. Biçimciler, sanatın bilgi aktarmak gibi bir görevinin olmadığına, bu tür görevler sanatın değerinden kaybettirdiğine inanırlar. Sanat eserinin kendi içinde 'organik bir birliği’ olduğunu savunan biçimcilik, bir yapıtın değerlendirilmesinde renk, çizgi ve kompozisyon gibi biçimsel değerlerini birinci planda tutar. Daha çok görsel sanatlara yönelen biçimcilik soyut sanatın gelişmesinde önemli bir rol oynamıştır.
Geometricilik, kübizm, konstrüktivizm gibi 20. yüzyılın sanat akımları, malzemeden, yani maddeden ve onun biçiminden ayrılmayan, soyut birtakım biçim ve niteliklerle uğraşan akımlardır. Bu sanat türlerinde akıl kadar sezgi de büyük rol oynar. Sanatçının, oran ve bağlantılarla ilgili olarak kendi iç uyum duyusunun ve sezgisinin, kütle, kontur, renk ve tonlar gibi somut, maddesel öğelerle anlatımı dışında hiçbir dış amaca yönelme yoktur. Saf, bir anlamda hiç işlevsel olmayan soyut resim ve heykel gibi saf ve salt biçimlerle uğraşır. Biçimci kuramın temsilcileri ise Clive Bell ve Roger Fry gibi kuramcılardır. Onlara göre sanatın özü, sanatın kendisi dışında bir şeyle olan ilişkisinde değil, bizzat kendi öğeleri arasında kurulan düzendedir, sanat eserinin yapısal özelliklerindedir. Onun için de çizgi, renk, düzlemler, her biri nesneymiş gibi işlev görerek mecazi bir 'işaret, kavramsal ve soyut sanata ulaşıp, sanatın kendinde kalınır. Ayrıca bkz. Rus biçimciliği.

Biennal

Terimin Türkçe karşılığı 'iki yılda bir'dir. Sanat alanında ise iki yılda bir düzenlenen dünyanın en büyük uluslararası avangard sanat sergisini tanımlamak için kullanılmaktadır. Bu sergi uluslararası bir panel ile değerlendirilir. İlk Biennal, Venedik'te 1895 yılında düzenlendi. Bu sergide 16 ayrı ülkeden sanatçıların çalışmaları sergilendi. Daha sonra birçok ülke kendi 'biennal'ini düzenlemeye başladı: Paris Biennali, Tahran Biennali, Tokyo Biennali. Türkiye kendi biennalini 1987 yılından beri İstanbul'da düzenlemektedir.

Biklinum

(Fr. biclinium) Eski Romalılarda iki kişinin yemek yemesi için uzanarak oturulan bir çeşit kerevet, kanepe.

Bilezik
(Fr. anneou de colonne, annelet; İng. ring; Alm. Ring) Sütün gövdesi üzerine, sütünu çepeçevre kuşatacak biçimde takılan, hafif çıkıntılı madeni halka. Çember, kuşak.

Bimarhane

Hastane, dârüşşifa.

Bina emini

İnşaatlarda ödemelerin yapılması, malzeme ve işçi sağlayarak inşaatın düzenli yürütülmesinden sorumlu olan kişi.

Bindirme taşı

(Fr. tas de charge; İng. corbelling, spring; Alm. Anfoenger) Kemerlerin başladığı yere konulan çıkıntılı yastık ya da üzengi kısmı. Üzerine bir diğer mimari unsurun bineceği çıkıntılı kısım.

Binek taşı

Eskiden saray ve konakların önünde ata binmeğe yarayan ve birkaç ayak merdivenle çıkılan, ata kolaylıkla atlanacak yüksek yer.

Bingi

Pandantif.

Bitüm

Siyah renkte bir çeşit asfalt bayadır. Bitümle yapılan boya şeffaf ve sepya rengine olur. Barok çağı ressamları b. kullanmışlardır. Bitüm çok geç kurur ve bu bakımdan zamanla tuval yüzeyinde akıntılar yapar. Artık kullanılmamaktadır.

Blokaj

(Fr. blocage; Ing. rough, walling, rubble; Alm. Füllsteine, Zwicksteine) Bir duvarın harç ve kaba taşlarla örülmesi. Muntazam büyük taşlarla kaplanmış duvarların iç kısmının harçla karışık olarak taşlarla doldurulması.

Brikolaj

Fransızca önemsiz şey anlamına gelen 'bricole' teriminden türeyen ve kolayca elde edilebilen şeylerden oluşturulan çalışma anlamında kullanılan terim.

Bodrum

Yerle bir olan zemin katının altında kalan kota denir.

Bohem

Yeteneklerini kullanacak imkânları bulamamış, düzensiz, savruk yaşayan ressam, aktör, müzisyen vb. entelektüelleri işaret etmek için kullanılan bir terim.
Bohem kavramının tarihteki yansıması romantik dönemin bohemi, natüralist dönemin bohemi ve empresyonist dönemin bohemi olmak üzere üç evrede gerçekleşti. 19. yüzyılda bohemlik burjuva yaşamına karşı yapılan bir gösteriydi ve Fransa'da sınırları belli olmayan bir olguydu. Empresyonist dönem, toplumdan çekilmiş olan ve birbirinin tam tersi olan iki tür sanatçı tipi ortaya çıkardı. Bunlardan biri bohemler, diğeri de Batı uygarlığından kaçıp uzak ülkelere sığınanlardı. Her iki sanatçı tipi de kendilerini çoğunluğun anlayamadığı şekilde ifade ettiler. Zorunlu oldukları için sefil bir hayat yaşamadılar. Çünkü bohemler, genellikle üst sınıfa mensup ailelerin çocuklarından, sanatçılardan ve öğrencilerden oluşmaktaydı. Burjuva olan ailelerinden farklı bir yaşam sürdürmek; özgür ve cömertçe yaşayan insanlar olmak için toplumdan ayrılmışlardı.

Bordür

(Fr. bordure; Ing. border; Alm. Randleiste, Rahmen; Arap. itar) Kapı ve pencere gibi mimari kısımların, panoların, halıların etrafını kuşatan, çerçeve mahiyetinde, süslü ya da süssüz, düz ya da çıkıntılı, dar ve uzun parçalara denir. Kenarlık, pervaz.

Boşluk korkusu

(Lat. horror wacui; Fr. horreur de vide; İng. horror of the empty space; Alm. Sheu yor dem leeren Raum, Fülltrieb. Arap. havfu’l-ferağ) Tezyin edilecek bir yüzeyi boş bırakmaktan korkarcasına doldurma.

Boya

Bünyesinde renk ihtiva eden maddelere boya denir. Bunlar iki kısma ayrılır:
  • 1. Boyayıcı boyalar.
  •  
  • 2. Başka bir maddeyi boyamayan bizzat kendi kendine renk olarak kalan maddeler.
Boyayıcı boya'lar kumaş boya’ları, diğeri ise renkli cevherlerdir. Boyaycı boya’lardan resim boyaları ve dekorasyon boyaları yapılmaz. Bu bakımdan resim boya’ları, maden oksitleri, renkli taşlar ve bir de taklit boya’lar için kullanılan ve bünyesine boyayıcı boya olan taşlardır. Boya’ların yapıldıkları yapıştırıcı maddelere göre boya’lar isimlerini alırlar. Örneğin: yağla karıştırılıyorlarsa yağlı boya su ile karıştırılmışlarsa sulu, yumurta ile karıştırılmışlarsa yumurtalı boya’lar, mumlu boya’lar vb.
Renk materyali. En çok bilinen boya türleri şunlardır: Tempera, enkaustik, kuru boya, yağlıboya, suluboya, guaj ve akriliktir.

Boya resim

(Fr. peinture; İng. Painting; Alm. Molerei) Boya resim insanın doğaya ve topluma karşı kendi davranışını aksettiren bir anlatım olanağıdır. Boya resim tarih boyunca bir üslüp gelişimine de sebep olmuştur. Arkaik, klasik, barok anlatım,, çeşitli ülke sanatlarının bünyesinde görülmektedir. 8. 19 y.y.’ın sonuna kadar doğa görünüşleri ile ilgilendiği halde, 20. y.y.’ın ilk yarısından itibaren soyut anlatıma yönelmiştir. Ayrıca doğu ülkelerinde boya resim satıhta ve hacımdan yoksun bir anlatıma, yan yana figürlerin düzenlenmesine (juxtapos) önem verdiği halde. Batıda Avrupa, figürlerin bir bakış noktasına göre düzenlenmesine ve bilimsel perspektife göre kompozisyonuna önem vermiştir. Ayrıca boya ile üstüste bir çalışma ve komposisyona (super posé) Batı resmi değer vermiştir. 20. y.y.’a kadar valör resmine önem vermiş olan Batı, çağımızda renk anlatımına yönelmiş ve resmi satıhlaşmıştır. boya resim, Batı dünyasında figür kompozisyonunun, peyzajın, natürmortun, tarihi konuların boya ile işlendiğini görüyoruz. Zamanımızda ise boya resim’de boyanın görüntüleri değerlendirilmek istenmiştir.

Bölüm

(Alm. joch; Fr. Travée)
1- Roman ya da Gotik kiliselerde haç ya da kaburgalı haç-tonozla örtülü her oylum parçası.
2- Karşılıklı iki kemer arasında yer alan üstü örtülü bölüm.

Buhurdan

Camilerde ve evlerde güzel kokular vermek için içinde ateş yakılan süslü kaplara denir.

Bulunmuş Nesne

Sanatçı tarafından hiçbir şekilde değiştirilmeden seçilmiş, elde edilmiş ve sergilenmiş; gerçekte sanat eseri için tasarlanmamış nesne. Bulunmuş nesne, kolaj resimde ve heykelde kullanılan, ağaç dalı, deniz kabuğu gibi doğal nesneler için kullanıldığı gibi bir resmin ya da heykelin estetik değeri ya da kendi içsel değeri için seçilmiş/kullanılmış insan yapımı nesneleri tanımlamak için de kullanılır.

Burç

(Fr. tour, tour de défanse, İng. tower, defence tower; Alm. Verteidigunsturm) Kalelerde bulunan yüksek savunma kuleleri.

Bursa üslubu

Osmanlılarda (1335 — 1501’e kadar) Bursa İznik’teki eserlerin üslubuna denir. Bursa üslubu’nda camiler ya çok kubbeli ya da bir kare prisma ve üstünde bir kubbe vardır. B’.nda avlu teşekkül etmemiştir. Cami içinde şadırvan yerini alır. Minare cami bedeninden ayrı bir yer işgal eder. Ayrıca cemaati bir bütün olarak kavrayan klasik Osmanlı mimarisinin esas kubbe ve onun etrafındaki diğer küçük kubbe piramidal bir düzende yerlerini almamışlardır. Bursa Üslubu İstanbul’daki Beyazıd Camii’nin yapımına kadar devam eder.

Büst

Başı ve göğsün üst kısmını içine atan insan heykeli.
- C -

Cadavre Exquis/Exquisite Corpse

Cadavre Exquis/Exquisite Corpse terimi 'süper kadavra' anlamına gelen Fransızca bir terimdir. 'Cadavre exquis', sürrealist sanatçılar arasında imgelerin ve kelimelerin kullanıldığı, rastlantıya dayanan bir çeşit kolektif kolaj tekniğidir. Bir kâğıt tabakasına oyuncuların her biri bir şeyler çizer ve çizdiği yeri katlayarak gizler ve diğer oyuncuya katkı yapması için verir. Bütün oyuncular katkılarını birbirlerinin çizimlerinin ne olduğunu bilmeksizin yaparlar. Oyuna katılan herkes kağıda bir şeyler çizdikten sonra ortaya çıkan ürün bir 'cadavre exquis'ur. Bu oyun çocuklar arasında oynanan 'kim, nerede, kiminle, ne yapıyor?' oyuna benzemektedir. 'Cadavre exquis' tekniği ilk olarak şiir yazmak için; ardından da resim yapmak için kullanıldı. 'Cadavre exquis' tekniğini resim alanında ilk uygulayan sanatçıların başında Yves Tanguy (1900-1955), Joan Miro(1893-1983), Man Ray (1890-1977) gelmektedir. Bu teknik birkaç kişi tarafından oynanan eski bir salon oyununa dayanmaktadır. Bu oyunda, bir tabaka kâğıt üzerine herkes bir şeyler yazmakta ve kağıdı yanındakine geçirmeden önce, yazdığı onun tarafından okunmasın diye katlamaktaydı. Teknik, adını da 1925 yılında, 54 Rue du Chateau'da, sürrealistlerin bu şekilde oynadıkları bir oyun sonucunda ortaya çıkan cümlenin ilk iki kelimesinden aldı: "Le cadavre exquis boira le vin nouveau" (süper kadavra taze şarap içecek).

Caisson

Tavan teknesi.

Camera Lucida

Camera lucida'nın Türkçe karşılığı 'ışıklı oda'dır. Prizma ve aynalardan oluşan ve ışık geçirmez bir projektöre benzeyen camera lucida, bir objenin imgesini düz resim yüzeyine yansıtarak kopyasını çıkartmaya yarayan bir alettir. Camera lucida, 17. yüzyılda icat edilmesine rağmen kullanımı 19. yüzyılda yaygınlaştı. Süreç içinde camera lucidanin yerini camera obscura aldı. Camera lucidayı kullanan ressamlardan biri Jean-Auguste-Dominique Ingres'dır.

Camera Obscura
Günümüz kameraların ilk hali olan camera obscura, 'camera lucida'nın tam tersi olarak 'karanlık oda' anlamına gelmektedir. En basit biçimiyle karanlık bir bölme ve küçük bir delikten oluşan 'camera obscura'da, delikten geçen ışınlar perde üzerine gerçek objenin tersine çevrilmiş imgesini aktarır.

Cam Heykelciliği/Cam Sanatı

Cam ilk defa İÖ 1500'lü yıllarda Mezopotamya'da kullanılmıştır. Cam, kimi dönemlerde önemsiz bir materyal olarak görülmesine rağmen, özellikle Helenistik dönem ile Ortaçağ Avrupa'sı ve İslam dünyasında zanaatçılar camı çeşitli değerli eşyalar yapmak için kullandılar. Modern dönemde cam, Art Nouveau ile birlikte yeniden önem kazandı ve dekorasyonun önemli bir parçası haline geldi. ; Art Nouveau yanında 1962 yılında kurulan Cam Hareketi Atölyesi, yeni bir sanat formu olarak, cam heykelin tanınmasına liderlik ederek bireysel cam üreticilerini cesaretlendirdi. Çağdaş sanatçılardan Jeff Koons, camı bir heykel materyali olarak kullanan sanatçıların başında gelmektedir.

Cam Göbeği
Camın kesildiği zaman kenarında görülen parlak turkuaza benzeyen yeşil.

Cami

(Fr. Mosquée; Alm. Mosche) Müslümanların ibadet için içinde toplandıkları bina. Cami’nin küçüğüne mescit denir. Eğer toplanılan yer üstü açıksa namazgâh denir. İlk cami Peygamberimiz tarafından Medine civarında yaptırılmıştır. Fakat camilere ilk mimari örnek Kahire’deki Amr camii olmuştur. Bu cami tipi, Mısır’dan başka Suriye, Irak ve İran’da da örnek olmuştur. Türklerde cami tipi başka bir kompozisyonda gelişmiştir. Araplarda çok kubbeli, yüzlerce sütunun cemaati ayırdığı ve cemaati bir kitle halinde göstermeyen bir kompozisyondadır. Tavanın sütunlar üzerinde tutulması kubbelerin en çok 6-7 m. yükseklikte olmasına sebep olmuştur. Bizim Konya'daki Selçuk camilerinin tavan yüksekliklerinin çok olmamasının sebebi budur. Bizde cami bir kare prizma ve üzerinde bir yarım küre kubbeden gelişmiştir. Bursa mimarisinde değişik yerlerden toplanan mimarlık öğelerinin, mıntaka özelliklerine dayanan cami kompozisyonları, önce kareprizma ve kubbe ile önündeki son cemaat yerinden meydana gelmiştir. Bursa camileri, klasik Osmanlı mimarlığındaki avluya sahip olmamıştır. İlk kez Selçuk'ta İsa Bey Camii'nde revaklı avlunun, son cemaat yerinin önüne getirildiğini görüyoruz. Bu tip, yani son cemaat yeri ile önü ortasındaki şadırvanın bir avlu ile çevrilmesi, ilk Osmanlı klasik mimarlık yapıtlarında gelenek olmuştur. Bu yeni bir kompozisyondur ve sonraki camilerimizin esas formunu teşkil edecektir. Bu tip cami kompozisyonundan, revaklı avlu formu ülkemize barok etkisi girdikten sonra, kalkmıştır. Osmanlı klasik mimarisinde esas kubbe etrafında yarım ve küçük kubbeler ile piramidal bir düzen kurulmuştur. Sinan esas kubbe, yarım kubbeler ve küçük kubbelerle daima yeni kompozisyon örnekleri vermiştir.

Cami Mimarisi
İslam mimarîsinin en önemli yapı türü olan cami, dönemlere ve yerel özelliklere göre bazı farklılıklar gösterse de, bir ibadethane olarak işlevine uygun bir tarzda biçimlenmiştir. Büyük bir cami, genel olarak kendisini konut alanlarından ayıran, bir dış avluya (harim) sahiptir. Dış avluyu çevreleyen taş duvarlarda madenî şebekeli pencereler bulunur. Dış avluyu kuzey duvarının tam ortasında, doğu ve batı duvarlarında iç avlunun yan kapılarından geçen eksen üzerinde açılmış büyük kapılarla girilir. Genellikle kare veya kareye yakın dikdörtgen biçimindeki iç avlu (harem) kıble yönünde camiye bitişiktir. Dört yandan kubbeli revaklarla çevrilen iç avlunun ortasında bir şa­dırvan yer alır. İç avlunun kuzey duvarının ortasında taçkapı veya cümle kapısı denilen ana giriş yer alır, doğu ve batı duvarlarında da koltuk kapı denilen kapılar vardır. İç avlunun camiye bitişik olan revakı son cemaat yeri olarak adlandırılır. Tabanı avlu düzeyinden biraz yüksekte olan son cemaat yeri, namaza vaktinde yetişemeyenlere veya kalabalıktan içeri giremeyenlere ayrılmıştır. Büyük camilerde son cemaat yerinin kıble duvarında, sağlı sollu iki küçük mihrap bulunur. Bu mihrapların üstünde «mükebbire» denilen birer cumba vardır. Asıl ibadet mekânına (şahın) açılan cümle kapısı (taç-kapı), özenli bir işçilikle işlenmiş bir nişin içine yerleştirilmiştir. Caminin yazıtı da bu girişin üstünde yer alır.
Caminin namaz kılman kapalı hacminin daha geniş olan orta kısmına ana veya orta şahın, yanlardaki bazen daha yüksek tutulan alanlara yan şahın veya sofa denir. Orta şahın kubbe veya düz çatıyla, yan sahınlar tonoz veya yarım kubbelerle örtülüdür. Cami kütlesi Mekke'deki Kabe'ye (kıble) göre biçimlendirilmiş ve bu yöne bakan duvarı kıble duvarı diye adlandırılmıştır. Kıble duva­rının ortasında, toplu namazı kıldıran imama ayrılmış mihrap nişi yer alır. Mihrap, niteliği gereği, caminin en işlenmiş bölümüdür. Cami tabanına göre biraz yükseltilmiş olan mihrap önündeki alana «mihrap sekisi» denir. Mihrabın sağ yanında «minber» yer alır. Minber, hutbe okumak veya topluluğa hitap etmek için merdivenle çıkılan, özenli bir işçilikle ahşaptan veya mermerden ya­pılmış bir kürsüdür. Birkaç basamakla çıkılan vaaz kürsüsüyse mihrabın solundadır.
Cami mimarîsinin önemli bir parçası da müezzinin ezan okumasına ayrılmış minaredir. İslam dünyasının çeşidi bölgelerinde değişik biçimler alan minare, Osmanlı camilerinde genellikle caminin sağ ta-rafındadır. İki veya daha çok minare selatin camilerine mahsustur. Hanedana mensup olmayan kişilerin yaptırdığı camilerde birden fazla minare bulunmaması titizlikle uyulan bir kuraldır.

Cam işleri
Vitray, cam mozaik.

Cam mozaik
Yerde kullanılan renkli taş mozaik yerine, cam parçalarının kullanılması ilk olarak İtalya’da görülüyor. (M.Ö. y.y.). Yapılışı: Düz bir kireç sıva üzerine, cam mozaikin kalınlığı kadar alçı bir sıva yapılır. Alçı üzerine desen çizilir. Çizgiler kalmak üzere alçı tabakası, kireç sıvaya kadar kazınır. Ve alçı şifanın çıkarılan yerlerine kireçli ince kumlu bir sıva sürülür ve harç taze iken cam mozaikler yerleştirilir.

Canlı model

Eski çağlardan bu yana insan vücudunun, resim ve heykel eserleri için bir konu olduğunu ve bunun incelendiğini biliyoruz. Eski Yunanda, Rönesans’ta, Barokta kadın ve erkek vücutları ressam ve heykelciler önünde model olmuştur. Fransız Jacques Louis Davìd'in kurduğu ilk akademiden itibaren biz akademilerde canlı model'in bir eğitim öğesi olduğunu da görüyoruz. Eski Yunan ve ve Rönesansta canlı model'in yeri büyüktü.

Caravaggioculuk

XVI. yy’ın başlarından itibaren İtalya’da egemenliğini sürdüren maniera Caravaggio’nun Cavalier d’Arpino’nun (Giuseppe Cesari) yanına girdiği sırada Roma’da gücünü yitirmek üzereydi. Becerikliliğe yoğun bir zariflik ve virtüözlük arayışının da eklendiği üslup veya maniera, bir Avrupa estetiği haline gelmişti. İspanya’da El Greco, Fransa’da ikinci Fontainebleau Okulu, Flandre’lı ressamlar, Prag çevresi, XVI. yy’ın son yirmi yılı içinde doruk noktasına ulaştırılan ve hemen ardından da esinden yoksun kalan bir maniyerizm sundular. İşte bu bağlamda Carracciler’in (1590’da Incamminati Akademisi’nin kurucuları; kuruluşta doğanın taklit edilmesi, ustalara ve Antikçağ’a dönüş göklere çıkarılır) öğrettikleri ve Caravaggio’nun resim alanında yarattığı devrim, XVII. yy başlarında Avrupa’da kültürlü sanatseverler tarafından kabul gördü; onların dünyası biçimlerin ve düşüncelerin dışa açıldığı ve dolaşıma girdiği, Roma’nın da ressamların zorunlu geçiş yeri olduğu bir dünyaydı.
Caravaggio’nun ölümünden sonra ışık kullanımının, anıtsal figürlerinin, sade repertuvarının ve telmih yüklü ikonografisinin uzantılarına, Toscanalı Gentileschi ve Alman Elsheimer’in ön planda olduğu Roma resminde rastlanan Carracciler’in en iyi öğrencisi olan Guido Reni de, Caravaggio’dan çok şey öğrenmiştir.
Bununla birlikte Caravaggio’nun eserlerinin ilk kopyaları asıl İspanya’da ve l593’e doğru dolaşmaya başladı, heykel izlenimi veren bir kabartma tekniği ve ışık etkileri (Velasquez’in ustası Pacheco bunu alıp kendi üslup ve öğretisine katmıştır) de oraya asıl Bassano ve onun kır havasını yansıtan gece görünümleri aracılığıyla girdi. Bütün XVII. yy İspanyol resmi Caravaggioculuk’tan derinlemesine etkilendi; Caravaggioculuğun plastik gücü ve destansı gerçekçiliği Ribers’de ve Zurbaran’da dahi görülecekti.

Cehennemlik
(Lât. hypocaustum; Fr. hypocauste; Ing. hypocaust; Alm. Hypokaust) Eski Osmanlı hamamlarında hamamın döşeme taşları altında, bina içinin ısınmasını temin etmesi için bırakılan boşluklar. Buralardan ocağın dumanı ve sıcak havası geçerek binayı ısıtır. Aynı teşkilât Roma hamamlarında görülür.

Celî

(Fr. djeli; Arap celiy) Yaygın anlamıyla, sülüsün kalem ve yazı kurallarına uygun olarak bilhassa görünüş ve gösteriş ön plana alınarak yazılan iri biçimlisi. Ayrıca küfî, muhakkak, reyhâni, tevki, nesih, divâni, talik ve rık'a çeşitlerinin iri şekillerine de celi denmiştir.

Cephe

(Fr. façade) Bir binanın caddeye bakan yüzü. Binanın yanlarına yan cephe, arkasına cephe denir.

Cercle Et Carre

Daire ve Kare. 1929 yılında Paris'te içlerinde Kandinsky'nin de yer aldığı sanatçıların kurduğu bir soyut resim grubunun adı.
Cinquecento İtalyanca'da 1500'lü yılları, yani 'Yüksek Rönesans Dönemi'ni anlatmak için kullanılan bir terim. Aslında bu terim, İtalyanca 500 anlamına gelmektedir. Bu dönemde Leonardo da Vinci, Michelangelo, Raphael, Titian, Dürer, Holbein gibi büyük ustalar ürün vermiştir.

Cumba

Eski evlerde, bina zeminin üstündeki katlardan bir odasının bina esas bedeninden sokağı dışarı doğru taşmış biçimine denir Cumba’ların üstü örtülü, önü açık ya da kafeslidir.

Cümle kapısı

Cami, saray ve büyük binalarda büyük esas kapı (portal).

- Ç -

Çadır

Üstü kubbe biçiminde olan kıl keçeden üstü ve etrafı kapalı ev. Türk mimarisinde kubbe formunun gelişiminde çadırın büyük etkisi olmuştur. Orta Asya'da Türklerin kullandıkları ve yurt dedikleri çadırların kubbe biçimini, bilahare toprağa yerleştiklerinde taşa uyguladıkları bir gerçektir.

Çan Kulesi
(Fr. clocher, campanile; Alm. Glockenturm) Hıristiyanlıkta kiliselerde halkın ibadete çağırılması için çan çalmağa yarayan kuleler. Çan kuleleri Roman ve Gotik kiliselerinde giriş kapısının üstüne ya da iki yanına inşa edilirdi. Roman mimarisinden evvel çan kuleleri kiliseden ayrı olarak inşa edilirdi.

Çatı

Binayı örten meyilli damın tahtadan iç inşaatıdır. Çatı eğer binanın üst ortasından muntazam, iki tarafa meyilli ise buna beşik çatı denir. Bizim ülkemizde ekseriyetle beşik çatı ile kırma çatı yapılır. Bunların yanında çatı yalnız tek tarafa meyilli ise ona sundurma çatı denir.

Çatı aşığı

Çatı inşaatında ayni sıradaki babaların üzerine yatay olarak konan ve üzerlerine çatı örtüsünün çakıldığı kirişlere denir.

Çatı katı

Çatı bünyesi içinde yer alan ve binanın dış duvar üstünde penceresi olmayan katlardır. Birde Fransa'da uygulanmış mansard denilen çatı katı vardır. Bu kat,mansart çatılarda uygulanır (mansard).

Çelik kalem

(Fr. burin; Alm. Grabstichel) Gravür plâkları üzerine, yapılacak resmi doğrudan doğruya oymaya yarıyan çelik uçlu kalem.

Çerçeve
İlk kez 15. y.y.'dan itibaren resimlerin etrafına çerçeve geçirmek bir adet olmağa başlamıştır. Çeşitli profillerde ve renkli boyalı olarak yapılmağa başlanmıştır. Barokta çerçevelerin altın yaldızla boyanması başlar. Bu ihtişam düşüncesi esasen Barok sanat için bir ihtiyaçtı. Yaprak, meyve, midye kabuğu gibi çeşitli bolluk esprisi yüklü, barok çerçeveler yapılmıştır. Klasisizm, Barok.çerçeveler yanında sade ve ciddi çerçeve anlayışını getirdi. Buna karşılık 19. y.y.'ın ikinci yansında yeniden altın yaldızlı ç.'ler moda oldu. Bunun yanında gene aynı tarihlerde tablonun havasına uygun bir çerçeve esprisi de düşünülmeye başlandı. Ancak 20. y.y.'ın ikinci yarısı, çerçeve fikrinin esas resmi etkilediği fikri ile 'çerçeveyi pek az hesaba katmağa başlamıştır.

Çeşme

Halkın yararlanması için eskiden hayrat olarak yaptırılan, yapısı ve işlenişi bakımından bir devrin mimari eserleri arasında yer alan, halkın su aldığı yerler. Türk mimarisinde çeşmelerin önemli bir yeri ve çeşitli adları vardır.

Çıkma
Binanın beden duvarından dışarı doğru cumba gibi olan taşmasına denir.

Çıkma kule

Kale beden duvarlarından bindirme suretiyle, dışarı doğru taşkın olarak yapılan küçük kulelere denir.

Çıplak Model

Çıplak olarak atölyelerde desen, resim ve heykel çalışması için durdurulan kadın ya da erkek model.

Çırağan

Bahçeleri meşale ve kandillerle aydınlatmaya denir.

Çini

(Fr. faience, céramique; Ing. faience, tileceramic; Alm. fayence, Kachel, Fliese, Keramik; Arap. sini, kişânî, kaşani) Bir çeşit beyaz topraktan pişirilerek yapılmış, mineli, ince fakat saydam olmayan toprak işlerindendir. Çini, duvarları kaplamakta ve tabak çanak gibi eşya yapımında kullanılır. (keramik ).

Çini mozayik

(Fr. mosaique faience; İng. faience mosaic; Arp. zellic, fusayfısâ) Yanyana getirilerek bir yüzeyi kaplayan ve meydana getirilecek tezyinata göre kesilmiş, zemine gömülmek suretiyle kullanılan çini.

Çin kırmızısı
(Fr. rouge Chine) Parlak bir kırmızı renk.

Çin mavisi
Parlak acı yeşile çalan bir mavi.

Çini mürekkebi

İs karası Borneo kafurusu + jelatin + misk ile karıştırılarak yapılır. Su ile kolaylıkla eriyen ç. ile resim yapılır ve yazı yazılır. Şişeler için sulu halde tutulabildiği gibi kurutup çubuklar halinde de muhafaza edilebilir.

Çiriş

Sarı zambak kökünden yapılan ve su ile karılarak kâğıt, karton gibi şeylerin yapıştırılmasını kullanılan bir zamktır.

Çivi yazısı

Sümerler tarafından bulunmuş bir yazı çeşididir. Çivi yazısı çivi şeklinde çeşitli hatların düzenlenmesinden meydana gelmiş bir yazı çeşididir. Kilden levhalar üzerin yazılır ve sonra pişirilirdi. Böylece eski çağlarda kitaplıklar meydan getirilmişti. Çivi yazısı Eti, Asur ve İranlı’larca kullanılmıştır.

Çiy renk

Resimde bir rengi, diğer renkler yanında uyuşmaması halindeki durumuna denir. Çiy renk aslında saf bir renk de olabilir. Ancak uyuştuğu takdirde renk saf da olsa çiğ durmayabilir. Bu bakımdan yalnız başına tek bir reni için çiy deyimi kullanılamaz. Çiy renk ve bağıran renk aynı şeydir.

Çizgi resim

(Fr. dessin) Desen.

Çıkrıkçıyan

Ağacın eğrisel yüzeyli olarak işlenmesinde kullanılan "çıkrık" aleti ile torna işi yapan ustalar.

Çilehane

İnzivaya çekilen derviş için hücre.

Çubukluk

Tütün içmek için kullanılan çubukları koymaya mahsus dolap veya duvarda yapılan raflı, yuvalı bölümler.

Çörten

Bir damın yağmur sularını dam oluklarından alarak temelden uzağa akıtmağa yarayan, dama yakın ve beden duvar üzerinde dışarı doğru çıkan oluk. Gotik katedrallerde bu çörtenler hayvan başlı ve ağızlı biçimlerde yapılmışlardır.

Çutra

(Osm. mastaba) Set, kerevet anlamına gelir. Fakat esas anlamı set'tir. Mastaba anlamı çutra'nın karşılığıdır. Mastaba, set anlamı ile Mısır'ın kademeli piramitlerini ifade eder. Mastaba, Mısır piramitlerinin geometrik piramit olmadan önceki biçimidir.
- D -

Dagopa – dagoba

Hindistan’da Budistlerin, Budaya ait mukaddes eşyaları muhafaza etmek için yaptıkları üstü kubbeli bina.

Dalan
(Fr. vestibule) Evlerin ve modern dairelerin kapısından içeri girişte hol, giriş boşluğu.

Daltonizm
Yeşil ve kırmızı renkleri göremeyenlerdeki renk körlüğü hastalığına denir.

Dalvar
Çardak. Bazı yörelerde ev önünde yapılan çardaklara verilen ad.

Dam korkuluğu
Binanın dışından dam örtüsünü göstermemek için dam kenarından itibaren yapılan alçak duvar.

Damla Yöntemi
Üzerine resim yapılacak olan ve yere yayılmış olan kâğıt ya da tuvalin üzerine tenekelerdeki boyaların akıtılması ve damlatılması yoluyla gerçekleştirilen resim yapma yöntemi. Pollock, Mason ve Ernst bu yöntemle resim yapan sanatçılardan bazılarıdır.

Dandizm
Züppelik. Ender bulunan nesnelere ve yapay nesnelere düşkünlük için kullanılan bir terim. Dandizm, İngiliz hayranlığı sonucu, 19. yüzyılın son çeyreğinde Fransa'da ortaya çıktı.
Dandizm, göz alıcı giysiler, ender ve yapay şeylere düşkünlük, biblo ve aksesuar düşkünlüğü olarak kendini gösterdi.


Decicento
İtalyanca'da 2000’1i yılları, yani 21. yüzyılı anlatmak için kullanılan bir terim.

Deformalizm
Terim, anti-formalist çalışmaların içeriğinden ve karikatürümsü sürreal deformasyonlarından gelir. Resimde kargaşa ve kötü beğeni eğilimi olan bir postmodern geleneğin adıdır. Bu akıma örnek olarak Philip Gaston, Peter Saul, Carrol Dunham, Matthew Ritchie, Inka Essenhigh ve Takashi Murakami gibi sanatçıların çalışmaları verilebilir.

Deformasyon
Resim ve heykelde model alınan nesnenin ya da figürün biçimini bozarak anlatıma uygun hale getirmek. Biçimi yorumlamak.

Damlalık
Pencere düzlüklerinin altında, yağmur sularının beden duvarının dışına akmasına yarayan çıkıntı.

Damla taşı
(Fr. cabochon; İng. cabochon, bass; Alm. rundlich geschliffener Edeistein) Yapılarda bir süs unsuru olarak kullanılan başı bir damla gibi yuvarlak taş kabartma, kabara.

Dam örtüsü
Çatı üzerine konarak damın akmasına engel olan kiremit, oluklu saç, kurşun kaplama ya da kayagan taşı gibi çeşitli örtü malzemesi.

Dam penceresi
Tavan arasına aydınlık girmesi ve dama çıkılmasına yarayan camlı menteşeli kapak (Arnavud bacası).

Dâr-üs-saade
Osmanlı Sarayı anlamında kullanılan bir deyim (Topkapı Sarayı'nda İçsaray kapısı).

Dârüşşifa
Bimarhane / Bimaristan / Dâr-ül afiye / Dâr-üs sıhha / Dâr-ül tıb: Hastane.

Davlumbaz
Ocak külâhı, Eviçlerindeki ocakların dumanını toplayıp baca vasıtası ile dışarı veren külâh.

Dayak
Yıkılma tehlikesi olan bir bina duvarını ayakta tutmak için kullanılan istinat direklerine denir.

Dayanak
İstinat ayağı. Dayanak, binanın dışa doğru yıkılma tehlikesini önlemek için beden duvarına karşı örülen bir istinat ayağıdır.

Dayanma duvarı
İstinat duvarı.

Deambulatorium
(Lat.; Fr. déambulatoire; Alm. Chorumgang) Kiliselerde kor ve absidin etrafını dolaşan yan sahın. Deambulatorium Roman ve Gotik kiliselerinde görülür.

Defne dalı
Şiirde, sporda ve askerlikte başarı gösterenlere eski Yunanlılarda bir onur nişanı olarak verilen ve güzel kokusu olan safran cinsinden bir ağacın dalı.

Değersiz eser
(Fr. Croute, Alm. Sudelei, Geschmiere)
1- Değeri olmayan bayağı resim.
2- (Alm. kitsch) anlamında değersiz ve adi el işi ve fabrika mamullerine denir.
(Alm. kitsch) denilen şeyler, kaliteden haberi olmayan ve taklit ile sanat eseri derecesinde eser vermeğe çalışan kimselerin yaratıştan ve kaliteden uzak bayağı işleridir.

Dehliz
Koridor, tonoz örtülü uzun hacim.

Dekastil
Yunan mimarisinde önünde 10 sütun olan tapınaklara verilen isimdir.

Dekonstruktivist mimari
Fransız felsefesinin yapı söküm fikirlerinden etkilenen, yerleşik bina modellerine temelden karşı çıkan ve genellikle fantezi (Coop Himmelblau) çağrışımlı üç boyutlu temsillerle deneyler yapan ya da mimarlık vasıtasıyla ifade edilen yerleşik tarih ve işlev fikirlerini yıkan bir mimari Postmodernizm eğilimi.

Dekor
(Fr. décor; İng. décor; Alm. Ausschmückung, Verzierung, Zierot; Arap. tezyin) Süs, ziynet. Donatma öğeleri.

Dekorasyon
Bir bina içi ve dışının dekorasyonu deyince sanat eseri, mobilya ve çeşitli eşyalarla süslenmesi ve tertibi kastedilmektedir. D. içine plastik sanatların tümü girer. Bu bakımdan dekorasyon işi çok çeşitli alanları içine almaktadır ve bir içmimar genel olarak genel havayı düşünür ve işler çeşitli sanatçılara yaptırılır. Buna iç mimari de denir.

Dekoratif
(Fr. décoratif; İng. decorative; Alm. Dekorativ; Arap. tezyini) Tezyini, süs mahiyetinde, süse ait, süsleyici.

Dekoratör
(Fr. decorateur.) Sahne dekorlarını ve ev içlerini tertip edenlere, yapanlara bu isim verilmektedir.

Delta
İçinde göz şekli bulunan bir üçgendir. Eski kavimlerde nazara karşı bir tılsım sayılırdı.

Demet sütun ya da ayak
(Alm. Bündelsoule Bündelpfeiler) Roman ve Gotik kiliselerinde, bir araya getirilmiş sütun demeti biçimindeki ayaklara verilen ad.

Demir dövme sanatı
(Alm. Eisenschmiedekun) Demiri sanatçı gücü ile biçimlendirme sanatıdır. Bilhassa Ortaçağda ve bizde Selçuk ve Osmanlılarda bu alanda dövülerek biçimlendirilmiş kapılar parmaklıklar, kapı tokmakları, kilitler ve çeşitli silâhlar görmekteyiz.

Demir kiriş
Yapılarda pencere, kapı üstü, tavan ve döşemelere betonarme atmak için kullanılan ve aralıklı olarak yerleştirilen demir çubuklar.

Deneme baskısı
(Alm. Probedruck; Fr. preuve) Grafik baskılarında plak üzerine yapılan çalışmadan ne çıkacağını tesbit için alınan ilk baskılara denir.

Denge
(Fr. quilibre; Alm. Gleichgewicht) Plastik sanatlarda kullanılan unsurların kompozisyon bakımından birbirlerini tartacak biçimde düzenlenmelerine denir.

Deniz mavisi
Deniz renginde olan bir çeşit mavi. Fr. bleu marine tercüme edilerek deniz mavisi diye dilimize aktarılmıştır. Bleu marine adı altında bir boya imalatı yoktur. Deniz mavisinin koyusu anlamına gelen ultramarine mavisi vardır, la pis lazuli adlı, yarı asil bir taştan imal edilir. Bugün piyasada görülenleri taklittir ve hafif kırmızıya ya da yeşile çalan bir renktedir. Suni elde edilen ultramarin, kükürtlü notriyum aleminyum silikat’tır.

Derbent
Sınır boylarında bulunan küçük kale, dağ üzerindeki geçit ve boğazlarda bulunan karakol.

Dere- dam deresi
Bir damın- yağmur sularını toplamak için saçak boyunca yapılan saçtan oluk. İç dere ise, ayni yöne bakan iki dam yüzeyinin birbirini kestiği yerde yağmur akıntısı için yapılan oluk’a denir.

Dergâh
Toplanılacak yer anlamına (eski deyim). Dervişlerin toplandıkları yerlere bu ad verilirdi.


Derin baskı
(Alm. Tiefdruck) gravürde olduğu gibi madeni plakların kazınan ya da asitle yedirilen yerlerinden mürekkebi baskı sureti ile kağıt üzerine geçirme tekniğidir. Bugün matbaalarda kullanılan ve en iyi baskı sonuçları alınan bu tekniktir.

Derz
Bir duvarın taş ve tuğlalarının birbirileri arasındaki bitişme yerlerini dolduran harç şerit.

Desen
(Fr. dessin; Alm. Handzeichnung, Ritzzeichnung) Kurşun kalem, uç, tuşe, kömür kalem vb. ile yapılan renkli ya da renksiz, tonlu ya da tonsuz çizgi resimler. Desen’ler iki kısma ayrılır:
1— Bizzat eser olarak yapılanlar.
2— Bir başka sanat eserinin yapılmasında ön çalışma anlamında olanlar (Etüd ve eskizler gibi).
Orta çağ, deseni eser olarak tanımamıştır. Sanat eseri olarak desen ilk kez 15. yy.’da görülüyor. Desen dilimize geçmiş “çizgi resim” karşılığıdır.

Deste sütun
Birkaç sütundan oluşan, bezemesel sütun grubu.

Destek
Bir bina cumba gibi çıkmalarının ağırlığını beden duvarına aktarmak için çıkma altına konulan ağaç ya da taş desteğe denir.

Detay
(Fr. detail; İng. detail; Alm. Ausschnitt, E.inzelheit; Arap. tekstil) Bir bütünün en küçük parçaları, en ince noktaları, ayrıntı, teferruat.

Detramp
(Fr. détrempe) Tempera.

Devir basamak
Minare merdiveni gibi dik bir eksen etrafında dönerek çıkan merdivenlerin her bir ayağı.

Dibek taşı
Ortası havan gibi oyuk büyük taşlar olup bunların içinde kahve çekirdeği dövülürdü. Eskiden toz kahve satan dükkanlar da bulunurdu.

Dijital Sanat
Dijital Sanat, bilgisayar destekli bir sanat formudur. Dijital sanat, fraktal sanat gibi tamamen bilgisayar destekli olabileceği gibi, taranmış fotoğraflar örneğinde görüldüğü gibi başka kaynaklardan alınmış da olabilir. Dijital sanatın uygulayıcısı olan sanatçılar, taranmış olan çeşitli tekniklerdeki resimleri bilgisayar programlarını kullanıp değiştirerek yeni ürünler ortaya koyabilirler. Film endüstrisinde 'bilgisayar destekli betimleme' olarak adlandırılan grafik programları, 1990'lı yıllarda ve 2000'li yıllarda gerçekçi, üç boyutlu bilgisayar animasyonlan yaratmak için kullanıldı. Grafik tasarımlar için ise iki boyutlu çalışmalar yapmak mümkündür. Tablet kalemi ya da maus aracılığıyla ekran üzerine yapılan çizimden oluşan izler, fırça ya da kalemle yapılmış gibi görünebilir.
Dijital fotoğraf, bilgisayar illüstrasyonları, bilgisayar grafikleri, video oyun tasarımı, film efektleri, elektronik müzik, bilgisayar sanatı, internet sanatı ve dijital imgelem, dijital sanatın alanlarıdır.

Dikilitaş
(Fr. obélisque; Alm. Obelisk) Bir zafer ya da önemli bir olayın anısına dikilen yekpare yüksek taş.

Dikka
Dikke.

Dike
(Fr. dikka; İng dikkah) Camilerde mihrabın karşı tarafında bulunan yüksek ve etrafı parmaklıklı mahfil, yer.

Diptik Resim

İki tuvalin ya da panelin menteşeyle birleştirilmesinden oluşan resimleri tanımlamak için kullanılan terim. Bu form Roma'dan itibaren geliştirildi ve tabletlerin yazılı mumlu yüzeyinin korunması için kullanıldı.

Dipylon vazoları

Yunan sanatında M.Ö. 10-8. y.y.’larda görülen erken geometrik üslup’ta yapılmış sütlü Attika vazoları.

Dikme

Ahşap yapılarda alt ve üst taban arasına birbirine paralel olarak konulan direkler. Bunlara kuşak dikmesi de denir.(kuşaklama). Kapı ve pencerelerin iki tarafına konulan ağaçlara da dikme denir.

Dipteros

Tapınak.

Direk

Dikliğine duran ve taşıyıcı iş gören parça.

Direk başlığı

Direklerin üzerine konacak tabanların yükünü direklerin tepesinden daha geniş bir alana oturmak için kullanılan ağaç parçası.

Diri renk

Fazla karıştırılarak öldürülmemiş renklere denir.

Dirsek

Cumba ve balkanlorın altına konulan destek.

Dişli kalem

Taş yontucularının kullandıkları ucu dişli kalem. Bunlara taşcı tarağı da denir.

Dişi kalıp

Bir heykelin, bir aletin ya da bir parçanın alınmış kalıbı olup içine alçı, balmumu ya da maden dökülerek elde edilmesine yarar.

Divizyonizm

(Fr. divisionisme) Yeni izlenimcilik.

Diyadem

Romalılar ve Yunanlılarda kralların başlarına koydukları kıymetli taşlı taç.

Dizayn

(İng. design) Bu terim plastik sanatların bütün çeşitleri ile ilgilidir. Renkli ve çizgi resimde, renklerin, biçimlerin düzenini ve dengesini; elişlerinde biçemin bütünü ile yapacağı iş ve yapılmış olduğu madde arasındaki ilişkiyi anlatır. Yani bir eserin yaptığı iş ile, yapıldığı madde arasındaki ilişkilerin düzenini anlatır. Eşyada işe, boyutlarını, dokusunu ve rengini kapsar. Hatta hazır eşyaların bir sergi halinde düzenlenmesi, bir odanın düzeni anlamına da gelir. Öyle ki, planlamanın, ortaya koymanın ve düzenlemenin her safhasını içine alır. Bu bakımdan Dizayn iş ya da sanat alanında yapılan eserlerin her safhasını içine alan çalışmalar ile ilgilidir.

Dodekastil

Yunan tapınaklarından cephesinde 12 sütun bulunanı.

Doku
Bir sanat yapıtının yüzeyinin görünümü veya hissedilmesi. Nesnenin görünümü veya hissi, düz veya parlaktan kaba veya mata kadar çeşitlenebilir. Nesnenin karakterini anlamamızı sağlayan bu örüntü 'doku'olarak tanımlanır. Doğada varolan her şeyin yüzeyi kendi dokusu ile örtülüdür. Hem görme duyusuna hem de dokunma duyusuna hitap eden doku, nesnenin iç yapısı ve dış yapısı hakkında bilgi verir.
1) Resim, heykel ya da mimari biçimin yüzeyinin doğası.
2) Bir sanat eserindeki genel materyalin nitelikleri: örneğin bir resimdeki fırça vuruşlarının ritmi.
Dominant Kompozisyonun bir parçasının vurgulanması, daha büyük bir görsel ağırlığa sahip olması, daha önemli, daha güçlü ve daha etkili olması durumu. Belirli bir renk, çizgi, obje ya da doku dominant olabilir.

Dolap

Bedesten ve çarşılardaki dükkânların eşyalarını koydukları dolaplar; buna bağlı olarak dükkânlara da dolap denmiştir.

Dolmen

Yere karşılıklı olarak dikilmiş iki enli taş üzerine masa tablosu gibi örtülen üçüncü taştan meydana gelir. Mezar oldukları sanılmaktadır.

Domus

Eski Roma'da özel konuta verilen ad. Küçük evlerden saray tanımına giren yapılara kadar çeşitli boyutlarda olabilirdi. Birçok ailenin barındığı kiralık ev bloklarından oluşan insula'nın tersine domus ek aile konutuydu; başlıca bölümleri atrium ve peristildi.
Ailenin günlük yaşamı, kare ya da dikdörtgen planlı bir mekân olan atriumda geçerdi. Çevresinde sohbet etmek ve dinlenmek için kullanılan bölmeler bulunan atriuma sokaktan prothyrum adı verilen bir koridordan geçilerek ulaşılırdı. Atrium ile peristil arasında yer alan tablinum ise açık bir yaşam mekânıydı. Tablinum'ım bir kenarında, peristile geçilen bir hol (fauces) bulunurdu.
Atrium, evin tümünün bir atriumdan oluştuğu Etrüsk konut mimarlığından gelen bir öğeydi; peristil ise İÖ 2. yüzyıl dolaylanndaki Eski Yunan konutlarından alınmıştı.
Tipik bir örneği Pompei'deki Vetti Evi'nde görülen peristile, ailenin özel yaşamının geçtiği oecus (kabul odası), cubiculum (yatak odası), ala (özel konuşmalar için niş) ve triclinium (yemek odası) gibi mekânlar açılırdı. Pompei'deki Pansa Evi'nde yemek odalannda, her biri üçer kişilik üç sedir bulunuyordu, çünkü Eski Roma'da şölenlere en çok dokuz konuk çağnlırdı. Aynı evin atrium ve peristilinde çepeçevre üst kat odalan da vardı.
Roma'daki Palatium Tepesi, üstünde yer alan saray gibi büyük evlerle ün yapmıştı. Domus Augustana, İÖ 55 dolaylarından kalma Domus Augusti (Livia Villası) ve sonraları imparatorların konut olarak kullandığı Domus Tiberiana (İS 80'de yıkıldı) bunlardan bazısıydı. Neron'un İS 65-68 arasında yapılan görkemli sarayı Domus Aurea da bu tepedeydi.

Dorik düzen
Sütun sistemi.

Dövme demir sanatı
Demir dövme sanatı.

Dokümenta
1955 yılından beri Almanya'nın Kassel kentinde çağdaş avangard çalışmaların toplandığı ve her beş yılda bir yaz aylarında düzenlenen muazzam uluslararası sergileri tanımlamak için kullanılan terim. Dökümenta sergileri, fikrinin babası profesör Arnold Bode’dir. Dökümenta sergileri, genellikle bir tema üzerine organize edilir: Örneğin 1972 yılında düzenlenen dökümenta sergisi 'gerçekliğin sorgu­lanması’ teması üzerine; 1987 yılında düzenlenense 'sanat ve toplum’ teması üzerine yoğunlaşmıştır.

Döküm işleri

Heykel dökümü sanatı. Burada sanayi dökümü konu değildir.

Dömitent

(Fr. demiteinte; Alm. Holbtöne) Ararenk. Resimde iki ton arasındaki ara rengi.

Dörtlü çatı

Birbirini dikey olarak kesen iki beşik çatının biçimi. Üstten istavroz biçiminde görünür.

Döşeme

Bir binanın ahşap, beton ya da taş zemini.

Döşeme kirişi

Karşılıklı iki duvar arasına atılmış krişler. Bunların üzerine döşeme tahtaları çakılır.

Drapöri

(Fr.) Resim ve heykel yapıtlarında estetik bir biçimde düzenlenmiş kıvrımlı bez ve elbise.

Duvar resmi

(Fr. peinture murale; Alm. Wandgemö Wandmalerei) Teknik olarak çeşitlidir. Kuru boya olarak çalışılmasına İtl. “a secco”, sulu olarak çalışılmasına ise İtal. “a fresco” fresko resim denir. Mumlu boyalar kullanılıyorsa “enkaustik” denir. Bu tekniklerin yanında “mozaik”, “sgraffito” gibi duvar resmi çeşitleri yer alır. Duvar resmi tablo resminden önce bulunmuş olup bütün bu yukarıda saydıklarımız ilk uygarlıklardan bu yana önemini yitirmemiştir. Rönesans ve Barok'ta duvar resmi tavan ve duvarlarının dekore edilmesinde önem kazanmıştır.

Duvar semeri
Bir duvarı yağmurdan korumak için üst kısmının iki tarafa yuvarlak meyilli yapılması.

Dühenk

Eski hamamların kül hanlarında yanan ateş dumanının cehennemlikten geçtikten sonra havaya çıkmak için hamam duvarları içinden geçtiği ince baca delikleri.

Dünyanın Yedi Harikası

(Fr. - Les sept merveilles du monde; Alm. Sieben Weltwunder) Acaibi-Sabai Alem. İlk büyük uygarlıklar zamanında yapılmış olan dünyanın 7 büyük anıtına denir.
1— Mısır piramitleri.
2— Babilde Semiramisin yaptırdığı Asma Bahçeleri.
3— Efesteki Artemis Tapınağı.
4— Olempte Fidyas’ın yaptığı Zeus Heykeli.
5— Halikarnas (Bodrum) ta Karya kralının karısı Artemisia tarafından kocası için yaptırılmış anıt yapı Maussoleion.
6— 120 m yüksekliğindeki İskenderiye Feneri.
7— Rodosta M.Ö. 260 da Güneş tanrısı Helyos adına dikilen muazzam heykel. Bacakları arasından gemilerin geçtiği anlatılır.
Düzbaskı
Litografi.
- E -

Ebad

Birşeyin en boy ve yükseklik ölçüleri. En ve boy için de söylenir.

Eboş
(Alm. Erster, Entwurf; Fr. ébauche)
1— Bir sanat eserinin ilk durumu. Bu sözcük büyük çizgilerle taslak haline getirilmiş bir tablonun ilk düşünülmüş durumu için kullanılır. Heykel için de kullanılır.
2— Kaba, geliştirilmemiş iş.
Ebru kağıdı
Kitre, kala gibi yapıştırıcılarla yoğunlaştırılmış su üzerine, terbentin ile sulandırılmış yağlı boya damlatılarak yapılan süse, yatırılan kağıtla alınan resim. Kitle, sıcak suda daha çabuk erir. Ancak en iyisi kitreyi su içinde bekleterek yumuşatmaktır. Ebru kağıdının bir de toz boyayı zamk ve öldle karıştırılarak yapılanı vardır. Ebru kağıdı Osmanlı Sanatında önemli bir yer alır.

Edikula
(Lat. aedicula: "tapınakçık") Edikul olarak da bilinir, üçgen ya da kemer biçimli bir alınlığı taşıyan iki sütunla çerçevelenmiş, bir Antik Çağ tapmağının ön yüzüne benzeyen küçük girinti. İçine genellikle bir heykel yerleştirilirdi. Helen ve Roma mimarlıklarında zafer takı, hamam gibi önemli yapıların cephelerinde uygulanırdı. Rönesans'ta ve daha sonraki yeni-klasik mimarlık akımlannda yapılann hem içinde, hem de dışında büyük duvar yüzeylerine hareketlilik kazandırmak amacıyla kullanıldı. Daha genel anlamda, benzer biçimde çerçevelenmiş pencere ya da kapı gibi açıklıklara da edikula adı verilir.

Ehl-i hibre

Sanat eleştiricisi.

Ehram

Piramit.

Eklektizm

Artistik yaratıcılığın eksikliğini kendinde duyanların başka çağların sanatlarına yönelmelerine ve onların değerli taraflarını alıp birleştirmeğe denir. Rönesanstan sonraki Maniyerist devir ressamları eklektizme önem vermişlerdir.

Ekleme dişi

(Fr. amorce, arrachement, harpe; İng. toothing, totthing, stones; Alm. Ansatz, Zahn steine. Verzahnung) Bir duvarı sonradan yapılacak bir duvara bağlamak için köşelerde çıkıntı olarak bırakılan taş ya da tuğlalardan herbiri (bağlantı taşları).

Eksedra

(Fr. exédre; İng. exedra; Alm. Exedra) Genel olarak camilerde yarım kubbelerin her iki yanında cami mekanını genişleten çeyrek kubbeli bölümler.

Ekslibris

Lat.’den gelir. Bir kitabın kime ait olduğunu belirten işareti taşıyan kağıt. Bu, genel kaide olarak kitap kapağının iç- tarafına yapıştırılır. 15. y.y.’da ilk kez tahta baskı olarak yapılmış, sonra da bakır oyma yapılmağa başlamıştır. Ekslibris, bir şahsın isminin harfleri ile, sembolik ve allegorik temsil edici figürlerle yapılmaktadır. Barok devrinde bütün Avrupa’ya yayılmış, 19. y.y.’da kitap sanatının gelişmesi üzerine bütün dünyada önem kazanmıştır.

Elevasyon
(Fr. élévation; ing. elevation, raised plan; Alm. Aufriss, Wandgliederung) Bina cephesinin dikey yüzeyinin düzeni, dik izdüşüm. Cephe resmi.

Elgincilik

İngiliz lordu Elgin tarafından Partenondan çalınan heykeller yüzünden bu şekilde sanat eserlerini bulundukları yerden kaçıranlara denir. Adı geçen kişi 1801 - 1803 yılları arasında sözü geçen heykelleri parthenondan çalıp Londradaki Britishe Museum'a 35.000 İngiliz lirasına satmıştı.

El yazması

(Fr. manuscrit; Alm. Manuskript) Kitaplar eskiden el yazısı ile yazılırdı. Ve bu yazılar bir sanat yazısı idi. Matbaanın icadından önce bizde de eski yazı ile en güzel kitaplar yazılmış ve ünü dış ülkeler de duyulmuş yazı ustaları yetişmiştir. Lâtin harfleri halen Batıda yeni yazıların bulunmasına daima hareket noktası olmaktadır.

Empor

(Alm. Empore; Fr. tribüne) Kiliselerde yan ve çapraz -gemilerle batı girişinin üstlerindeki kadınlara, devlet ileri gelenlerine ve koronun yer aldığı bölümlere verilen ad (mahfil).

Enderun

Sarayın padişahlara ayrılan kısmına denip, burada saray hizmetinde çalışacakların yetiştirilmeleri ve yatmaları için yerler bulunurdu. Buraya gelenler bilim, din, edebiyat ve sanat öğrendiklerinden enderun bir okul anlamı taşırdı.

Enformel sanat
(Fr. art informel) Geometrik biçimlere dayanmayan sanat. Bilimsel teknoloji çağı diye adlandırılan zamanımız için katı biçimli bir dünya tasarlayanlara, geometrik biçimler ve bunların ölçülü konstrüktivizmine karşı olanlarca 1930'lardan sonra ortaya atılan bir sanat görüşü. Uzunca süre 20. y.y. estetiğinin çekirdeğini oluşturan konstrüktivist anlayış üzerine kuşkular uyandıran e. taraftarları giderek nesnesizlikten biçim yokluğuna değin bir çalışma içine girdiler. E. anlayışında olanlar, resimlerinde strüktürler, tekstürler ve malzeme kırıklıklarının etkilerine değin yeni bir çok şeyi resme soktular. Kısacası e. düzeyinde her türlü boya ve malzeme denemeleri de yapıldı. Lirik soyutlama anlayışı da enformel sanat içinde yer almaktadır.

Enkaustik
Mumlu boyalar.

Enteriyör

(Fr.intérieur; Alm.Intérieur) Bina içini gösteren resim. Ortaçağda enteriyör bazı çizgilerle ima edilmiştir. İlkkez 15. y.y.'dan itibaren perspektif kurallarına uygun olarak enteriyör resmi başlar (perspektif).

Epigrafi

(Fr. épigraphie;ing. epigraphy; Alm.Epigraphik, inschriftenkunde) Kitabeleri okuma ve çözme bilimi.

Epik

(Fr. épique) Destan.

Epistil
(Fr. épistyle; Lât. ve Yun. epistylion) Arşitravın yerine kullanılan bir kelimedir (arşitrav).

Epitaf

(Alm. Epitaph; Yun. epitaph) Kilise içinde ya da dış duvarında bir ölünün anısı için konulan ve ölüyü yalnız ya da ailesi ile birlikte dua eder biçimde gösteren taş ya da madenden levha.

Ekzotizm

(Fr. exotisme) Yabancı ülkelerin sanatlarına olan hayranlık. Eksotizm Fransız klâsisizmi zamanında Fransa’da Doğu hayatına olan ilgide görülür. 19. y.y. başında yabancı kültürlerle yapılan temas bu e.'e olan ilgiyi yaratmıştır.

Erekteion
(Fr. Erechthéion; Alm. Erechtheion) Atinada Akropolda inşa olunmuş karyatidli bir tapınaktır (karyatid).

Erguvan rengi

Erguvan çiçeği renginde mora çalan bir kırmızı renk.

Eros
Eski Yunanlılarda aşk ilâhı olup buna Romalılar Küpidon derlerdi. Bilhassa rokokonun kubbe resimlerinde küpidonların uçuştukları görülür.

Erotik

(Fr. erotique) Şehvet uyandıran resim ve saire gibi şeylere verilen addır, aşklı.

Esas kubbe

Osmanlı Türk mimarisinde camiin esas payelerinin üzerine oturan kubbesine denir. Bunun etrafında ve buna bağlı olarak yarım kubbeler ve küçük kubbeler vardır (kubbe).

Esas renkler

Sarı, mavi, kırmızı renklere denir.

Esatir

Mitoloji karşılığıdır (mitoloji).

Eser

Bir sanatçının tamamen kendi yaratıcı gücüne dayanarak ortaya çıkardığı yapıt.

Eskiz

(Fr. esquisse; Alm. Skizze; hal. Schizzo = Şizzo) Bir resmin, heykelin ya da mimari eserinin kafadaki tasarımını veren taslağı. Eskiden e. yalnız çizilmiş bir taslak olarak anlaşılıyordu. Bugün ise bu sözcük heykel ve mimari taslaklar için de kullanılmaktadır.

Esprit-nouveau

(Fr. L’Esprit Nouveau) Fransız ressamı Ozenfant ile mimar ressam Le Corbusier’in 1918’de kaleme aldıkları pürizm (= purisme) programında, kübizmi süsleyici öğelerden arıtmayı benimsemişlerdir. Esprit-nouveau, 1921 ile 1925 orası bu iki sanatçının çıkardıkları bir derginin adıdır.

Estamp

(Fr. estampe) Çinko, bakır, lito taşı, tahta ya da linolyum üzerine yapılmış olan resim çalışmalarının kâğıda basılmış olanına denir. Japonların bu alandaki tahta baskı estamplar, iyi örneklerdir.

Estet

(Fr. esthéte) Güzel sanatları seven ukala, züppe insanlara denir. Estetisien ile karıştırılmamalıdır.

Estetikçilik

19. yüzyılın son çeyreğinde Avrupa'da edebiyat ve sanatta "güzellik için güzellik" ilkesini savunan akım. Yararcı toplumsal felsefelere ve sanayi toplumunun çirkinliğiyle zevksizliğine tepki olarak gelişmiştir.
Akımın felsefi temelleri 18. yüzyılda, estetik ölçütlerin ahlak, yararlılık ya da zevk karşısında özerk olduğunu savunan Immanuel Kant tarafından ortaya kondu. Almanya'da Goethe ve J. L. Tieck gibi yazarlar, İngiltere'de Samuel Taylor Coleridge ve Thomas Cariyle bu görüşü daha da geliştirdi. Madame de Staël, Théophile Gautier ve "sanat için sanat" (l'art pour l'art)
deyişini 1818'de ortaya atan Victor Cousin de estetikçiliği Fransa'da yaygınlaştırdı. İngiltere'de Ön-Raffaellocular, 1848'den başlayarak estetikçiliğin tohumlannı attılar; Dante Gabriel Rossetti, Edward Burne-Jones ve Algernon Swinburne bilinçli bir ortaçağcılık yoluyla ideal güzelliğe duydukları özlemi dile getirdiler. Oscar Wilde ve Walter Pater'in yazilarıyla Aubrey Beardsley'in The Yellow Book dergisinde yayımlanan illüstrasyonları da hareketin tutumunu yansıtıyordu. Ressam James McNeill Whistler ise estetikçiliğin amaçladığı ince duyarlılığın geliştirilmesinde belki de en ileri noktaya vardı.
Estetikçiliği eleştiren yazarlar arasında William Morris, John Ruskin ve ahlaktan kopuk bir sanatın değerini sorgulayan Leo Tolstoy sayılabilir. Bu akımı alaya alanlar, taşlama konusu yapanlar da olmuştur. Öte yandan, dikkati biçimsel estetik üzerine yoğunlaştıran bu hareketin Roger Fry ve Bernard Berenson'un tam anlamıyla gelişmiş sanat eleştirileri üzerindeki etkisi yadsınamaz. Fransız simgeselciliğiyle büyük ben­zerlikler de taşıyan estetikçilik Arts and Crafts hareketinin oluşmasına ve art nouveau'nun
gelişmesine de katkıda bulunmuştur.

Estetisyen

Sanattaki ”güzel” üzerinde incelemeler yapan ve bunun uzmanı olan kimse.

Estomp
(Fr. estompe) Eskiden karakalem ve kömür tozu ile yapılan resimlerde yumuşak etkiler kazanmak için kullanılan deri ya da kâğıttan yapılmış kalem. Estompla, karakalem ve tozunu kağıt üzerinde kullandıktan sonra sürtüp sertlikler dağıtılırdı. 19. yy. Avrupa’nın akademik resminde çok kullanılmıştır.

Eşik

Bir kapının döşemeye gelen kısmına denir.

Eşik taşı ya da ağacı

Eşik yerine konulan taş ya da ağaca verilen isimdir.

Ev

Mesken, barınacak yer anlamınadır. Ev insanlığın toprağa yerleşmesi ile ortaya çıkmıştır. Biz buradan ilk çiftçilerin bir yere yerleştiklerini anlıyoruz. (Alm. Bauer) = çiftçi sözcüğü bouen = inşa etmekten gelmektedir.

Eyvan

Büyük Selçuklular ile Anadolu Selçuklularının cami ve medreselerinde görülen avluya bakan tarafı açık, üç tarafı kapalı, üstü tonozla örtülü yerden yüksekçe zeminli oylumlara denir.

- F -

Fağfuri

Çinde yapılan yarı şeffaf bir porselen.

Fantastik

(Fr. fantastique; İng. fantastic; Alm. phantastisch; Arap. hayali) Hakiki olmayan muhayyel, efsanevi.
Fantastik sanat, daha önceleri aynı doğada bir öz içinde karıştırılan algılanabilir dünyayla duyular-üstü dünya arasında, akılcılıkla bir kopmanın gerçekleştirilmesinden sonra, yakın bir zaman önce, ayrı bir kategori olarak doğmuştur. Konularındaki çeşitlilik, birçok tasvirde kendini hissettiren, görünenin ardında yatan karanlıklardan çıkar gibi görünmektedir. Fantastik ikonografide (özellikle de, Altdorfer, Cranach, Grünewald, Baldung-Grien veya Dürer gibi Alman kültüründen ressamlarda) sık sık ele alınan, gölgenin aydınlığa, bilinmeyenin tanımlanabilir olana baskın çıktığı orman konusu, gün ışığının sızmasına direnen loş bir yerin gerçekliğiyle gece uçurumu saplantısının esinlediği ürküntüleri en iyi ifade eden metafor olarak belirir.
Canavarlar (ejderha, tek boynuzlu at, ateş püskürten aslan, vb) geceden doğar ve geceye dönerler; görünmeleri dehşet verir, çünkü bunlar karanlığın gücünün tehdit dolu cisimleşmesidir. Eski kültürlerdeki sanatlardan Ortaçağin simgesel hayvan tasvirlerine kadar fantastik sanat, her türden çok sayıda karma yaratık sunar (Aziz Antonios ve Seylanlar, Nikiaus Manuel Deutsch; Aziz Ceorgius'un Zaferi, Carpaccio); fakat gücünü güneşten alan bir canavarı hiç bilmez. Buna karşılık, deniz canavarlarını hiç ihmal etmemiştir (Asi Meleklerin Düşüşü, Pieter Bruegel). Deniz canavarları, teknelerin de havalandığı «göksel» bir denizde yaşayan uçucu türler (Azız Antonios'un Baştan Çıkarılışı, Hieronymus Bosch'un üçkanatlısı) olmadıkları zaman, başka bir gecenin varlığını açığa çıkarır ve başka tehditleri dile getirirler. İnsanların uyurken teslim oldukları gece, ayrıca, acayip görüntülerle dolar. Goya'nın, bir resmine Aklın Uykusu Canavarlar Doğurur (Kapriçyolar dizisinde) adını vermesinden önce Leonardoda Vinci, beşiğinin üzerine kapanan bir yırtıcı kuşu çizerken, aklın uyukladığı zamanlara dayanan bir bakışın ne kadar zorlayıcı olduğunu hissetmiştir.
Düşler ve beklenmedik rastlantılar mantığında, Taddeo Zuccari'den (Rüyaların Alegorisi) Salvador Dali'ye, (Yumuşak Viyolonseller Kâbusu), bu arada Johann Heinrich Füssli (Kâbus) ve adı güçlü düşsel sahnelerle anılan Gustave Dore'ye, sanatçı eksikliği çekilmez. Odilon Redon, Gustave Moreau, Ensor veya Alfred Kubin gibi kimileri için, eserlerinin gerçek temelinin düşlerden esinlendiği söylenebilir. Bu öğe, Giorgio de Chirico ve Paul Delvaux'nun resimlerinde de kesinlikle kilit bir role sahiptir.

Fantezi

Tasarım ve hayal demektir. Sanatçının fantezisi deyince sanatçının tasarım ve hayal gücü anlaşılır.

Fasat

(Fr. façade; İng. façade; Alm. Fassade, Front; Arap. vacihe) Cephe, bina yüzü. F. sözcüğü yalnız olarak kullanıldığı zaman binanın ön yüzünü, esas cephesini ifade eder.

Faşist estetik

Terim, idealize edilmiş tarz içinde sunulmuş propaganda, tasarım ve sanatı tanımlamak için kullanılmaktadır. Sosyalist gerçekçilik ile yakın bir benzerlik içerir. Birincil olarak, 1930’lu yıllardan 1940lı yılların ortalarına kadar Hitler Almanya'sı, Mussolini İtalya'sı ve Franco İspanya'sı tarafından üretildi. Adolf Hider, modern sanatı dejenere sanat olarak damgaladı. Faşistler, özelde kübizm, sürrealizm, dada, ekspresyonizm gibi akımlara genelde ise modern sanata karşıdırlar ve buna karşılık olarak da güçlü bir şekilde klasik tarz taraftandırlar. Hitler, modem sanatların, güzelliğin ebedi değerleriyle çatışma içinde olduğuna bu nedenle uygarlığın çökmesine neden olduğuna inandı. Faşist estetikte önemli adamlar vatanperver, kahraman ve güçlü olarak betimlenmiş; kadınlar ise dolgun memeleri ve güçlü kol ve bacaklarıyla düzgün ve temiz olarak betimlenir. Bu estetiğin etkisiyle üretilmiş eserlerde insanlar ‘Hıristiyan Aryan Irk’ mitini yansıtmak için sarışın ve beyaz tenli olarak resmedildiler. Almanya'da faşist sanatın en ünlü sanatçıları ressam Adolf Wissel ve heykeltıraş Arno Breker’di.
Faşist estetik, temelde modern sanata karşı olmasına rağmen faşist estetik içinde değerlendirilebilecek olan fütürizm, Nazi sanatından farklı bir anlatım diline sahiptir ve soyut sanatın olanaklarını kullanmıştır. Ancak makineyi kutsamış ve insanı da tıpkı bir makineymiş gibi betimlemiştir. Ayrıca Bkz. Nazi Sanatı; Dejenere Sanat; Totaliteryen Sanat. "Her kim ki, gökyüzünü yeşil görür ve çizerse o kişinin sterilize edilmesi gerekir", Adolf Hitler (Ressam ve Diktatör).

Fayans

Çini.

Fener

Binaların kubbe ve damlarında içeriye aydınlık vermek için çevresi pencereli baca gibi kısım. Dam penceresi.

Feston

Fisto

Fetiş

(Fr. fétiche) İlkel kavimlerde ve zencilerde uğur getirdiğine inanılan insan figürlü heykeller. İdolle karıştırmamalıdır. Çünkü idol tanrıdır.

Fırça

Resim sanatında sulu ve yağlıboya için çeşitli fırçalar kullanılır. Sulu boyalar için genel. 1 yuvarlak fırçalar, yağlıboya için de hem yuvarlak hem de yassı fırçalar kullanılmıştır. Sulu boya fırçaları yumuşak tüylerden yapılmaktadır. Yağlıboyalar için eskiden yumuşak fırçalar kullanılırdı. Ancak çağımız sanatında fırça izlerinin sanatçı duyarlığını göstermesi önem kazandığından, kıl fırçalar daha çok kullanılmaktadır.

Fırça izi

(Fr. touche de pinceau) Resimde boyalı fırça darbeleri. Fırça izi, bir çağın üslubunu aksettirmesi bakımından çeşitli özellikler taşır. Bu bakımdan bir Rönesans fırça izi ile bir barok fırça izi arasında ayrılıklar görüyoruz. Fırça izinin insanın heyecanlı, yumuşak, ateşli huylarını ifade etmesi, ve çağımızda konunun resimde değerini kaybetmesi ile insan kişiliğinin yansıtılmasında en büyük yeri fırça izi kazanmıştır (lekecilik, tachisme=taşizm).

Figür

Resim ve heykel sanatlarında insan resmi demektir.

Figüratif

Resim ve heykelde doğayı ve eşyaları biçim olarak gösteren eser. Ancak son zamanlarda soyut sanat’ın ortaya çıkmasından sonra eserde doğadan istifade edilip edilmediğini belli etmek için figüratif bir eser diyerek sanatçının anlayışı açıklanmaktadır.

Filayağı

(Osm. pilpaye; Fr. Pilier, piéddroit; İng. pier, pillar; Alm, Pfeiler) Cami ve kiliselerde büyükkemer ve kubbeleri üzerinde taşımak için yapılmış olan dörtgen ya da yuvarlak maktalı (kesitli) sütunlardır. Bunlar taştan, tuğludan ya da ağaçtan yapılmıştır.

Filigran

(Lat. Filum “iplik” ve Granum “buğday” sözcüklerinden) Saf altın ve gümüş telden yapılan kuyumcu süsü olup bir metal üzerine lehimlenmektedir, Filigran ilkkez M. Ö, 2000 yılında Antikite sanatlarında görülmektedir.

Firar noktası

Kaçış noktası (perspektif).

Firnis

(Alm.) Vernik.

Firüze
(Fr. turquoise; Alm. Türkis; İng. turqoise) Yeşilimtrak mavi renkte bir süs taşı.

Fisto
(Fr. feston; Ing. festoon; Alm. Gehönge) Kavisli, dilimli tezyinat, Çiçek, yaprak ve meyve motiflerinden yapılmış kabartma bina süsü.

Fiyango

XVI. Louis üslubunda kullanılan bir süs motifi. Sonradan çağımıza gelmiş bir motif olmuştur.

Flamboyant üslubu

(Alm. Flamboyant; Fr. style - Flamboyant)
Geç-Gotik’in pencere içi taş kafesi olup alev biçimli eğrilerin düzeninden oluşmuştur. 15. y. y. Fransız Gotik’inde çok önemli yeri olan bu üslub, aynen Alman ve İngiliz Gotik’inde de görülür. F., balık - hava - kabarcığı denen ve Batıda Kelt maledilen bir virgül motifinden geliştirilmiştir (Gotik ölçü işi).

Flor

(Fr. Flore) Mitolojide çiçek tanrısı.

Flöron

(Fr. fleuron; İng. fleuron; Alm. Giebelblume, Kreuzblume) Bir alınlık tepesine, süslenen bir alanın en yüksek ve sivri noktasına konulan tomurcuk şeklindeki süs. Tepe tomurcuğu, tepe çiçeği.

Forum

(Alm. ve Fr. Forum) Eski Roma’da pazar meydanlarına verilen ad. Roma’da birçok forum’lar vardı Örn.: forum Holitorium (sebze pazarı), forum Boarium (sığır pazarı), forum Vinarium (şarap pazarı), forum Piscoto. rium balık pazarı) gibi. Forum‘lar kentlerin değişik kesimlerinde bulunurlardı. Esas Forum Romanum ise, önceleri bir ticaret merkezi olup, sonraları resmi bir karakter kazanmıştır. öyle ki, Forum Romanum, önemli anı yapılarını, yönetim binalarını “tabularlum” denen kent arşivini ve “curia” denen senoto toplantı salonunu da içine almıştır. Ayrıca çevresine Titus Severus gibi zafer taklarıyla tapınaklar ve onur anıtları da yapılmıştır.

Frigidarium
(Fr. frigidarium) Eski Roma hamamlarında istirahat etmek için normal sıcaklıktaki kısım. Türk hamamlarında buna soğukluk denir.

Friz

(Alm. Fries; Fr. frise) Mimaride baştabanla korniş arasında yer olan resim, kabartma ya da süsleme.

Ful

(Fr. fotus) Lotüs.

Furuş

Tavanların ve tavan teknelerinin kenarlarına friz halinde, ya da balkon ve cumbaların altındaki destekler üzerine konulan kabartmalı oymalı süsler.
- G -

Galeri

(Fr. galerie) Çeşitli oylumları birbirine bağlayan uzunlamasına salonlar. Bunlar eskiden eğlence ve kabul salonu olarak kullanılırdı. Barok’ta daha geniş ve muhteşem aynalı galeriler (Versailles sarayı) yapıldı. 17. yy.’dan itibaren de galeriler sanat eserlerinin bir arada gösterilmesi için kullanılmağa başladı. Galeriler dehliz anlamına da gelir.

Galeri tonu

(Alm. Galerieton) Eski yağlıboya resimlerdeki koyu kahverengi olup boyaların içindeki yağın kimyevi olarak bozulmasından (oksidasyon) ileri gelir. Resmin esasındaki renklerin değişmesiyle meydana gelen galeri tonu 19. y.y.’da estetik bir eski değeri olarak kabul edilmiş ve bazı sanatçılar tarafından taklit edilmiştir.

Galon

(Fr. galon; İng. braid, lace; Alm. Galone, Borte; Arap. şerit) Yılankavi şerit süs. Helezoni biçimde dolanan kaytanlardan meydana getirilen süs.

Gamalı haç

(Fr. croix gommé, İng. Swastika. Hooked cross; Alm. Hakenkreuz) Birbirine eşit olan kolları, uçlarında -diğer kola paralel olmak üzere dik açıyla kırılan haç.

Garans

(Fr. garance) Kızıl- kök nebatı. Boya sanayiinde Fr. “laque de de garance”; Alm. “Krapp adlı boya. Kızıl kökten çıkarılır. Saydam, ışıklı bir boya olup dayanıksızdır.

Geçiş üslübu

(Fr. Style de transition) Bir üsluptan diğer bir üsluba geçişte, iki üslup arasında yer alan her iki üslubun karışımı ara üslup.

Geleneksel sanat

Akademik sanat. Belli kurallara göre yapılmış eser.

Genre resmi

(Janr resmi) Günlük hayattan tipik anları gösteren resimlere denir. Belli bir yaşayış durumunu tipik bir biçimde temsil edenlerin günlük hayatlarından bir anı gösteren resim çeşididir. Bu bakımdan köy, şehir, saray hayatının janrı vardır. Janr içinde tarihi ve dini olanlar da vardır. j.’ni M. 5. 1500 yıllarında görüyoruz. 1700 y.y. da j. Hollanda da çok görülür. Ostode, Steen, Terborch, Teniers, Metsu gibi ressamlar, Fransa’da Watteau, İngiltere’de Hogarth Janr ressamlarıdır.

Geometricilik

(Fr. geometrisme) Kübizm akımından sonra her şeyi geometri açısından gören ve bir çeşit akademizm haline gelmiş, kalıplaşmış geometrici görüş.

Geometrik Soyutlama

Armoniye ulaşmak için geometrik biçimleri dengeli renklerle birleştirmeyi gerektiren tarzı tanımlamak için kullanılan terim. Daha çok nesnesizlik ve doğa üstü ya da dinsel anlamlara gönderme yapar. Geometrik soyutlama tarzının ilk ressamları Kupka ve Malevich'tir. Malevich'in 1913 yılında yapmış olduğu Süprematist Elementler: İki Kare'si bu tarzı temsil eden en tipik resimlerin ilklerindendir.

Geometrik Tarz

1. Geometrik şekillere ya da biçimlere dayalı sanat.
2. Antik Yunan'da vazo resimlemelerinde kullanılan stilize edilmiş primitif hayvan ve figür betimlemeleri.
Gerilim
Günlük yaşamda çok sıkça kullanılan bir terim olmasına rağmen “gerilim” teriminin tanımlanması oldukça zordur. Eğer bir dikdörtgeni eşit iki parçaya bölersek ilk bakışta algılanabilecek bir simetri oluştururuz. Eğer bu dikdörtgeni eşit olmayan iki parçaya bölersek bu bir gerilim oluşturmanın başlangıcıdır.

Gesso

Heykel için kullanılan ve jipsten (alçıtaşı) yapılan bir çeşit kaliteli alçı. Gesso, çok amaçlı bir materyaldir; hem rölyef için, hem kalıp için, hem de modelaj için kullanılabilir. Gesso, özellikle Rönesans ve Gotik dönemde hayvansal bir zamkla karıştırılarak tuval ya da pano yüzeyine resmin astan olarak kullanılan alçı benzeri bir malzemeye de gönderme yapar.

Geştalt

Psikolojiden modern sanat eleştirisine ithal edilen bir terim olan Geştalt, birbirinden bağımsız olan öğeleri psikolojik bir süreç sonucu bütün oluşturacak şekilde gruplandırma eğilimi anlamına gelir. Parçaların bütün tarafından belirlendiğini ve bütün deneyimlerin estetik deneyimi içerdiğini savunan Geştalt psikolojisi, Max Wertheimer, Wolfgang Kohler ve Kurt Koffka tarafında kuruldu.

Gerçekçilik

(Fr.réalisme, Ing. realism; Alm. Realismus)

Gergi

(Fr. tirant; İng. tie-beam; Alm. Zugband; Arap. ziraa) Bir kemerin, dayandığı duvarların, itme kuvvetiyle iki yana açılmasını önlemek için, başlangıç noktaların, ufki olarak birbirine bağlamakta olan kiriş, demir çubuk.

Girift örgü

(Fr. entrelacs; İng. interlacings, twining, knotwork, plaitwork; Alm. Geflechtsornamentik, Schnörkel; Arap. muarrab) Şeritlerin bir sistem dahilinde bir birlerine dolanarak meydana getirdikleri su biçiminde ya da bütün süslenecek olanı bütün halinde kaplayan çeşitli süsler.

Giydirme

Bir duvarın iç ve dış yüzeyini fizik etkilerden korumak için yapılan sıva, mozaik, çini, mermer gibi kaplama.

Gliptik

(Fr. glyptique; Alm. Gemme; Osm. hatemkari) Yunanca mühür oyma sanatına denir. Eskiden kıymetli taşlar üzerine çukur olarak figürler ve yazılar oyulur ve yumuşak kil vb. üzerine basılarak çıkıntılı şekilde figür olarak ait olduğu kimsenin işareti çıkarılırdı. Bunlar yüzük olarak parmakta taşınırdı. Gliptik’in Mezoppotamyada güzel örnekleri olduğu gibi bizde de bu sanat Osmanlılar zamanında son derece ileri idi.

Goblen

(Alm. Gobelin; Fr. gobelins) Fransada duvarlara asılmak üzere yapılan renkli, resimli halılar ve mobilya döşeme ile kumaşları, perdeler.

Gotik

(Fr. Gotique; Alm. Gotik) Avrupada Ortaçağ sanatında bir üslup devresidir. Bu ismin ortaya çıkmasında İtalyan ressamı Ghiberti’nin, rolü olmuştur. Antikitenin altın çağın, barbar bir Ortaçağ takip etmiş olduğu düşüncesi ve bu Orta çağ barbarlarının da Vasariye göre Got’lar olduğu kanısından bu üslüpa yanlış olarak Gotik denmiştir. Fransız klasizmi zamanında Gotik zevksiz ve yüklü anlamını almış ve ilk olarak 1820’de Romantik devirde bu sanatın bir barbar sanatı olduğu düşüncesi bertaraf edilmiş, ancak Gotik üslubun ismi yerleşmiştir.

Göbek taşı

Türk hamamlarında sıcaklık denilen kısımda, terlemek için altından ısıtılan, yerden yarım metre kadar yükseklikte bir set.

Gök mavisi

(Fr. bleu céleste, bleu d’azur) Bulutsuz havadaki gök rengi.

Gömme sütun

(Fr. colone engagée) Yukardan aşağı, yarısı duvara gömülü sütun. Eski Romalılar ve Osmanlı mimarisinde de Türkler kullanmışlardır.

Görsel Algı

Görsel duyunun birincil öneme sahip olduğu algılama biçimi. Dikkatini belli bir nesnede yoğunlaştırmış bir kişi önce nesneyi görür, nesnenin dış hatları, kütlesi, rengi göz merceklerinden geçerek beyinde bir cimge' olarak kaydedilir. Bu süreçte beynin kaydettiği, yalnızca nesnenin görünümüdür. Kişi, yaşantılarına bağlı olarak o nesnenin göze görünmeyen özelliklerinin de olduğunu bilir. Nesnenin göze görünmeyen özellikleri, o nesnenin algılamayla ilişkili olan içeriğidir. Algılamada nesnenin görünümünün tüm bilincine ereriz.

Görsel Gösterge

İkon.

Görsel Kültür

'Sanat' teriminin yerine kullanılan bir terim.

Görsel Nitelikler

Bir sanat eserinde, sanatın ilkelerini ve ele­manlarının ölçülü düzeni. Bu estetik nitelik, biçimci kuramın odağına alınmıştır.

Görsel Sanatlar

Görsel algılamanın söz konusu olduğu sanat dalları: resim, heykel, sahne sanatları vs... "Görsel sanat ne kadar gizlemeye çalışırsa o kadar açığa vurur: sanat bir şey üzerine 'konuşurken' başka bir şey konusunda susar", Richard Leppert.

Göz pencere

Binaların çatı katlarında ya da kapı üstlerinde yuvarlak ya da beyzi küçük pencereler. 17 ve 18. yy.’da göz pencereler gayet süslü yapılırdı.

Gözaldatan eser

(Fr. trompe l’oeuil) Özellikle Rönesansda bir şeyi büyük bir dikkatle taklit ederek adeta canlı imiş gibi gösterme çabasından doğmuş olan resimler. Örn. Denner, ya da Meissonnierelbi senin düğmesi üzerindeki ışıknoktası içinde karşısındaki bir manzaranın yansıyan görüntüsünü resmetmesi gibi. Ya da Rafael’in bır tabak üzerine yaptığı para resminin garsonu aldatması hikâyesi gibi bir şeyin aynisini yapma çabasından meydana gelen resimlere denir.

Grafik sanatlar

Tahta baskı, bakır, çinko gravür ve litografi yolu ile yapılan resimleri çoğaltıcı sanatlara denir. Dürer’den bu yana gittikçe gelişmiş olan grafik sanatlar bilhassa çağımızda büyük bir gelişme kaydetmiştir.

Graffito — sgraffito

(Ital.) Bir keramik vazo süs tekniğidir. Kabın yüzeyi üzerine bir renk sürülür, istenilen figürler sivri bir uçla kazanır ve kabın kendi esas rengi çıkar. Bunun üzerine sırsürülür ve kap tekrar pişirilir. Bu işlem duvar üzerine de yapılır. Bugün bu teknik sgraffito olarak adlandırılmaktadır.

Gre
Kum taşı.

Greko Romen

Yunan sanatının Roma sanatı ile karıştığı çağ.

Grifon

(Fr. griffon; İng. griffon, griffin. gryffon; Alm. Greif) Kartal başı, kanatları ve pencesi ile aslan vücudunun birleştirilmesinden meydana gelen hayali varlık.

Grizay

(Alm. Grisaille; Fr grisaille, camaieu) Bir tek rengin daha çok grinin açık koyusu ile boyanmış heykel ya da tahta, bez porselen ve cam üzerine yapılmış resim. Grizay, Barok’ta heykel resimlerinin yapılmasında yararlanılmış bir tekniktir.

Grotesk

(Fr. grotesque; İng. grotesque; Alm. Groteske) Acaip, komik. (karikatür gibi mübalağalı) anlamına gelir. Grotesk bilhassa çiçek dalları, meyveler, perde ve hali motifleri ile yapılan bir çeşit süsleme şekli.
Grotesk Romalılar tarafından bulunmuştur. Sonraları Rönesans Roma antik eserlerinden groteski alarak çeşitli eserlerde kullanmıştır. Raffael’in Vatikandaki grotesk’leri bilinmektedir.

Guvaj

(Fr. gouache; Alm. Guaschmalerei) Kapatıcı renkleri olan bir sulu boya tekniğidir. Renklerin içine beyaz karıştırılarak boyalar hazırlanır. Yapıştırıcı, alarak arap zamkı kullanılır. Bugün piyasada satılan plaket boyaları grotesk boyanın özelliklerini taşımaktadır.

Gülbezek

(Fr. rosace; İng. rose. window; Alm. Rosette) Yuvarlak biçimde düzenlenmiş, gülü hatırlatan mimari süs. Bilhassa Gotik mimaride kullanılmıştır, İslam mimarisi de Gülbezek kullanmıştır.

Gümüş beyazı

(Fr. blanc d’argent; Alm. Kremser Weiss) Kurşun üstübecinden yapılan boyadır. Zehirlidir. Kükürtlü boyalarla karışımları kararır.

Günah çıkarma hücresi

Katolik kiliselerinde bulunan küçük bir hücre olup bunun içinde, kafesli bir pencere arkasında papaz bulunur. Günah çıkarma hücresi penceresinin önünde de günahkar kişi papaza günahını anlatır.

Güneş tayfı

Prisma renkleri.

Güzel sanatlar

Beş türlü olarak tasnif edilmiştir. Bunlar mimari, resim, heykel, müzik ve edebiyattır. Bunlardan mimari, resim ve heykele plastik sanatlar denilir. Plastik sanatlar deyimi, derinlik ifadesinin bu sanatlarda anlatım alanına girdiği içindir.

Güzel sanatlar akademileri

(Osmanlıca, sanayii nefise mektebi Fr. école des Beaux-Arts) Akademi deyimi çok eskidir. Ancak bugünkü anlamda ilk sanat akademisi tesisi Pariste Louvre Müzesinde Fransız klasisist ekolün şefi olan Jacques Louis David tarafından kurulmuştu. Burada 1807 yılına kadar atölye çalışmalar, devam etmiş sonra müdürlüğe İngres, ondan sonra da Delacroix getirilmişti. Güzel sanatlar akademileri sonra gelişmiş ve bütün dünyaya yayılmıştı. Bizde ilk akademi İstanbulda arkeolog-ressam Osman Hamdi Bey tarafından kurulmuştur
- H -

Hacet penceresi

Evliyaların türbelerinde sandukanın bulunduğu odanın içine bakan parmaklıklı küçük bir pencere olup buradan ziyaretçiler dua ederler.

Hacim

Oylum

Haç

(Arap. salip; Fr. croix; Alm Kreuz) Eski zamanlardan bu yana çeşitli ülkelerde görülen süsleme ve sembol formudur. Hıristiyanlıkta İsa’nın çarmıha gerilişini temsil etmekte olup, başka kültürlerde de süs motifi olarak kullanılmıştır. Haç işaretleri çeşitli isimlerde ve çeşitli biçimlerdedir. Örneğin bunlardan Cilâlı Taş Çağında görülen ve muntazam bir artı işareti biçiminde olana Yunan haç, denilir; Latin haçı; Andrea haçı vb. gibi.

Hafifletme kemeri

(Fr. arc de décharge) Boşaltma kemeri de denir. Hafifletme kemeri, kapı ve pencere gibi mimari açıtların üstüne konan kirişin, üzerine gelen ağırlığı azaltmak için, kirişin üst tarafına yapılan kemer. Böylece kirişin üzerine gelen duvar ağırlığının bütünü kemer aracılığı ile yan duvarlara aktırılmış olur.

Hafriyat

Kazı.

Halk sanatı

(Alm. Volkskunst; Fr. l’art populaire) Yapılışı ve kullanılışı, belli bir yöredeki kentleşmemiş halka ait olan eşyayı kapsayan sanatlar. Halk sanatının yapıldığı yerler, köy ve kasabalar ile seçkin yönetim sınıfının etkilemediği kent dolaylarıdır. Halk sanatı, yöresel geleneklere sıkı sıkı ya bağlıdır ve kişisel buluşlara pek az tahammül eder. Bu bakımdan halk sanatı, yaşayan ve devamlı değişen kişisel çağdaş sanat akımlarına ters düşer. Halk sanatını yapan kişi çalıştığı işin geleneksel biçim, renk ve tekniğini ve hatta aletlerini muhafaza eder ve devam ettirir. Bu yüzden halk sanatının bir işi yeni de yapılsa, yy.lar öncesinin örneklerinden ayrılık göstermez. Yöresel giysiler, çeyizler, kap kacak, at arabaları, koşumlar, araba süslemeleri, köy evleri ve möbleleri, dokuma, kilim, çorap, heybe, çadırlar, mahalli süs eşyaları, kahvelerde yer alan kimi resimler ile bu alanla ilgili özellikleri taşıyan her şey halk sanatı örnekleridirler.
Bugün halk sanatını etkileyen ve bozan etkenler, endüstri ürünlerinin ucuzluğu, her yere girmesi, makinenin alet olarak halk sanatı eşyalarının yer yer yapımında kullanılması, kent yaşamının köy ve kasabalara girmesi, ayrıca turizmin halk sanatı işlerine olan isteği nedeni ile üretimin zevki dejenere etmesidir. Bugün geri kalmış diye adlandırılan ülkelerde halk sanatı henüz sağlıklı yaşamını sürdürebilmektedir. İlk kez 19. yy.da halk sanatı ile ilgili eşya, batılı ülkeler tarafından toplanmağa ve müzeleri kurulmağa başlar. 1928'de ilk halk sanatı kongresi Prag’da yapıldı. “Art Populaire, travaux artistiques et scientiphiques au premier congres international, 2 Bde, 1932” diye bir de kitap yayımlandı. Halen ülkemizdeki halk sanatı ile ilgili eşyayı yurdumuzu tarayarak toplayan bir hayli yerli ve yabancı koleksiyoncu vardır.

Hallstatt kültürü

Avusturya’da bulunan bir kazı yerine göre isim verilmiş MÖ 900—500 arası Avrupa’daki ilk demir devridir.

Halvet

(Fr. niche, cabinet, loge) Hamamlarda bir kişinin yıkanmasına mahsus kurnalı hücre. Ayrıca ibadet için bir insanın kapandığı oda. Hamamlarda terlemek için yapılmış sıcak yer.

Hamam
Yıkanılacak yer. Burada yalnız eski hamamlar kastedilmektedir. Antikitede hamamlar, Romalılar zamanında çok gelişmiş ve bugünkü en mütekâmil topluma mahsus hamamlar kadar iyileri yapılmıştı. Roma hamamları bekleme yerleri, soyunma yerleri, soğukluk, sıcaklık kısımları, yüzme havuzları ile muazzam tesislerdi. Biz hamamların geliştiği bir diğer zamanı da Osmanlılarda görüyoruz. Hamamın ısıtıldığı yere külhan denir. Bilhassa Osmanlı hamamları Türk hamamları adı ile bütün dünyada ün yapmıştır.

Hamlama

Porselenin yapılmasında çamurdan eşyanın ilk kez pişirilmesine denir.

Hamur boya

(Fr. couleur en pâte) Boyayı ince hamur kıvamında kullanma. Bu çalışma bilhassa barok çağ ressamlarından olan Rembrandt’da ilk ve en güzel örneğini vermiştir. Zamanımız resminde de hamur halinde boyayı kullanma önem kazanmıştır.

Han

Eskiden kent ve kasabalar da ya da yol üzerinde yolcuların hayvanları ile birlikte konakladıkları ya da kaldıkları binalar.

Hane

Ev, mesken.

Hanikah
(hânekah)
(Fr. khanakah; Arap. khânegah) Merkez. İlk niteliğine sahip büyük tekke, dergâh.

Hareketli resim

(Alm. Kinetische Kunst; Fr. peinture cinétique) Basit, çoğunlukla geometrik biçimli, kaleydoskop örneği resimler, ışıklı borular, cam, plastik maddeler, metal plaklar, jalûziler, mercekler ve lambalar ve giderek makineler aracılığı ile elde edilen resim ya da hayallerine denir.

Harem
İslam evlerinde yalnız kadınlara mahsus olup erkeklerin girmesine yasak olan kısma verilen addır.

Harman

Yapı malzemesi olan harç ya da beton yapmak için kum kireç ve çimentoyu orantılı olarak bir yığın yapıp bunları muntazam bir şekilde sıra ile karıştırarak yığının her tarafına istenilen maddelerin dağılmasını (su katılmadan önce) temin etmeye denir.

Has bahçe
Saraylarda krallara mahsus olan bahçeye denir.

Hasır örgü

Roma ve Bizans sütun başlıklarının hasır biçimindeki oymalı süslemeleri.

Hat

Çizgi anlamına kullanılmaktadır. Ancak hattı doğru anlamına kullanmak gerekir.

Hatai

(Arap. hataî) Stilize yaprak, filiz ve çiçek motiflerinin bir birine dolaşması ile meydana gelen, Ortaasya menşeli Türk tezyinatına verilen isim

Hâtem

Mühür.

Hâtemkari
(Fr. glyptique) Sert taş ya da maden üzerine mühür kazıma ya da kakma sanatı (glyptik)

Hatıl

Bir duvar içinde ufki olarak konulan beton, tahta, ya da tuğla kiriş. Hatıl duvar içinde, üzerine gelen yükü, eşit bir şekilde duvarda ufki olarak dağıtmak için kullanılır.

Hatire
Etrafı çitli, duyarlı ya da parmaklıklı aile mezarlarına denir.

Hator

Eski Mısırda öküz boynuzları olan bir tanrıdır.

Hator üslübu

Eski Mısır’da kullanılmış bir mimari üslübu olup bunda sütunların başlıklarında boynuzlu Hator tanrısının kabartmaları bulunur.

Hattât

Eskiden güzel, sanatı, yazı yazanlara denirdi.

Havale

Yüksek anlamına gelir. Havale yıkılacakmış gibi yüksek bir bina anlamına gelir. Tahta perde anlamına da kullanılır.

Havs

Revaklı avlu.

Hava perspektifi
(Fr, perspective aérienne; Alm. Luft perspektive) Çizgiye dayanmayan ve renklerle elde edilen derinlik.

Hayali resim

İnsanın kafasında tasavvur edip hiçbir yere bakmadan yaptığı resme denir.

Hayat

Üstü kapalı, önü tamamen bahçeye açık oda gibi, yazın ev halkının oturduğu yer.

Hazne

Hariçten boru ile bir eve getirilen suları bir yerde toplamak için yapılan depo gibi yer, havuz. Bunların büyüklerine ayazma denir.

Helenistik Çağ sanatı
(Fr. hellenistique; İng. helenistic; Alm. Hellenistik; Arap. heleni) Makedonya kralı İskender’in Önasya’ya hâkim oluşundan Romalıların bu yerleri zaptına kadar olan zamanda yapılan sanat. Bu sanat barok üslubu karakteri göstermiş ve Yunan klasik sanat ile ortaya konulan prensiplerin dağılmasını temin etmiştir.

Hemispeos

Eski Mısırda içi kayalara oyulmuş, cephesi dışarıda inşa edilmiş bir tapınak biçimidir.

Hereon

Eski Yunanda kahramanların adına yapılmış olan tapınaklara verilen isimdir.

Herkülanüm

Romalılar zamanın bir kent olup, Pompei ile birlikte MS 79 yılında Vezüv yanardağının püskürttüğü lavlar ile ortadan kalkmıştır. Pompei gibi Herkülanum da bugün kazılarla ortaya çıkarılmıştır.

Hermitaj

(Fr. hermitage) Avrupa krallarının şehir ve saray hayatının gürültü ve merasiminden uzak inziva halinde yaşadıkları saraylarına verilen isimdir.

Heykel

(Fr. sculpture; Alm. Plastik) Taş, bronz, ağaç, kil, alçı gibi maddelerle bir şeyi üç buutlu olarak tasvir etme sanatından çıkmış bir eser. İlk heykel eserlerinde yararlanılan maddenin ayrıca boyandığını fakat sonraları bizzat maddenin kendi renginin tercih edildiğini görüyoruz. Heykel bazı Çağlarda mimari yapının bünyesinden ayrı olarak dikkate alınmış, bazı ülkelerde yapının bünyesine uyan bir anlayışta yapılması uygun görülmüştür. İlk çağlarda h., tamamen tanrısal bir anlamdaki tasavvurları tasvir etmiş, zamanla krala ve sonra halk arasındaki lalettayin kişilerin, kimselerin heykellerine dönülmüştür. Zamanımızda ise h.’in plastik değerleri, eski çağların anlayışından çok farklı durum göstermektedir. Ayrıca doğa formların don, resme oranla daha az ayrılan sanat da heykel sanatıdır.

Heykelci kalemi

Heykelcilerin kili işlemek için kullandıkları ağaç ya da çelik.

Heykel sütun

Bilhassa Yunanda görülmüş bir sütun biçimi olup bunların kadın heykeli biçiminde alanlarına karyatid, erkek heykeli biçiminde olan sütunlara da “atlant” denir (karyatid, atlant).

Hıristiyan sanatı

Bu sözcük altında ilk Hıristiyan sanatı kastedilmiştir. MS ilk yy.da Hıristiyanlığın yayıldığı Önasya ve İtalya’da bu din için yapılmış yapı, heykel, resim gibi eserleri içine alır. İlk Hıristiyanlığın tapınakları olarak bazilika formu kullanılmağa başlanmıştır. Heykeller sarkofaj (mezar sandukası) rölyefleri, fildişi üzerine rölyefler, katakomplarda duvar resimleri, mozaikler, minyatürler ve küçük el işleri olarak dini eşyalar. İlk Hıristiyan sanatının formları an tik sanatın bilgilerine dayandığından bu son ot devrine aynı zamanda “Hıristiyan Antikite”si de denir. M.S. 6. yy.dan itibaren Bizans’ta Hıristiyanlık ilk kendine has özelliklerle yeni bir anlayışta bir sanat meydana getirir.

Hilani

Birkaç ayakla çıkılan, önü revaklı ve açık, diğer üç tarafı sağır duvarlarla kaplı bir. Asur bina biçimidir. İlk örnekleri Hattilerde görülür ve Yunan megoronlarını hatırlatır.

Hint sarısı

(Fr. jaune indienne) Mango yaprakları ile beslenmiş ineklerin idrarından elde edilir. Dayanıklı ve bütün tekniklerde kullanılan bir boyadır. Kuruması zor olduğundan içine vernik koyulur. Piyasada bulunanlar taklit Hint sarılarıdır.

Hipogrif

(Fr. hippogriffe) Yunanca hippos = ot ve griffon = kuş sözcüklerinden alınarak yapılmış bir kelime. Vücudun ön yarısı kuş başlı, kanatlı, arka tarafı ise at biçiminde efsanevi bir hayvan.

Hipoje

(Fr. Hypogée) Yer altı mezarlarına denir. Hipoje eski kültürlerde Mısırda, Mezopotamyada Yunanda. Etrüsklerde ve Romalılarda görülür. Yerin altına kazılmış odalar halinde görüldüğü gibi, kayaların içine oyulmuş biçimde olanları da vardır. Bozan yerin üstüne inşa edilip üzeri toprakla tepe haline getirilmiş olanları da vardır. Yani tümülüsler ve kurganlar da hipojelerdir. H. genel anlamda bütün bu yer altı mezarlarını ifade etmektedir.

Hipokost

Roma hamamlarında, hamamı ısıtmak için zeminin altın da dolaşan alev ve duman yolları. Türk hamamlarındaki cehennemlik karşılığıdır.

Hipostil

(Fr. hypostyle; Ing. hypostyle; Alm Saulensaal) Genel olarak tavanı sütunlara dayanan salon, çok sütünlu yapı. Yunancada hipo = alt; stulos = sütun sözcüklerinden yapılmış sütunlar altı anlamındadır. Hipostil tavanı sütunlar üzerine tutturulmuş büyük salonlardır.

Hisar

Kentlerin uygun yerlerinde yapılan surlar ve kulelerle çevrili kalelere verilen isimdir.

Hiyeroglif

İnsan ve eşyaların basitleştirilip sembolize edilmiş biçimlerinden çıkmış bir Mısır yazısı olup 1827 yılında hatasız olarak Champollion tarafından okunmuştur.

Hol

Osmanlıca avlu ve taşlık anlamına gelir. Fransızca hol sözcüğünden dilimize geçmiştir.

Horasan

Bir çeşit harçtır. İnşaat için pişmiş kiremit ve tuğlalar dövülerek toz haline getirilir. Kireç ve su ile karıştırılarak h. yapılır. Sağlam bir inşaat malzemesidir. Eskiden büyük yapıların ve kalelerin yapımında kullanılırdı.

Horus

Eski Mısırlılarda kartal başlı olarak tasvir edilmiş bir tanrıdır.

Hücre

Mimaride çeşitli biçimleri olan öğedir. 1. küçük adalara, 2. eski Türk mimarisinde kapı yanlarında duvara açılan kapaksız gözlere, 3. Batı mimarisinde duvarlara oyulmuş içine heykel konulan nişlere denilir.

Höyük

Eski kentlerin yıkılması ile teşekkül etmiş olan tepelere denir. Bu tepelere Araplar “tel” ya da “töl” derler ki Mezopotamya’da bugün Tel-halaf bunlardan biridir.

Hüner

Becerik. Sanatta sanatçının el alışkanlığını ifade eder. Sanat bir h. değildir. Bu bakımdan h.sanat için bir meziyet sayılmaz. Hünerli olanlara virtüyoz da denilir.

Hünkâr mahfili

(Fr. tribune impérial, moksourah; Arap. maksürah) Osmanlı camilerinde padişahın namaz kılmasına ayrılmış, cami zemininden yüksekte, ayrı kapısı ve merdiveni olan yer.
- I -

Isıtma tandırı

Baskı resimde metal üzerine kazım yaptıktan sonra baskı için mürekkep sürülür. Ancak mürekkebin plak üzerindeki yarıklara girmesi için plağın ısıtılması gerekir. İşte bunun için plak, altında hafif ateş yanan bir saç üzerine konur ki buna ısıtma tandırı denir.

Istalaktit

Mukarnas.

Işık bacası
Aydınlık

Işık-gölge
(Fr. clair - obscur) Resimde ışık ve gölge tezatları ile yapılan modelli, hacimli çalışmalara denir. Bilhassa Barok sanatta 17 ve 18. yy.larda görülür.

- İ -

İspatula

Resimde boya ezmek ya da boya sürmek için kullanılan ucu çelik ve tutulacak yeri tahta olan bir alet. Yalnız ispatül ile yapılmış resimler vardır.

İçdekorasyon
Binanın iç oylumlarının (zemin, duvarlar, tavanlar, möbleler) hemen el sanatlarının bütün dalları ve heykel resim, seramik gibi dalların da yardımı ile biçimlendirilmesi sanatıdır.

İç kale
Surlarla çevrili eski kentlerin en hâkim yerinde yapılmış ikinci kale denir.

İç mimari
(Osm. dâhili mimari) Bir binanın iç biçimlenmesi ile ilgili mimaridir. Yani bina iç kısmının uzuvlandırılmasıdır. 1. binanın giyimi ve eşya düzeni ile ilgilidir.

İç resmi
(Fr. İnteérieur) Enteriyör. Bina içlerinin yapılmış resimlerine denir.

İdol
(Fr. idole) İlk(s)el kavimlerde tapınılan küçük heykellere verilen addır.

İki kanatlı resim

(Alm. Diptychon; Fr. diptyque) Yunancada ikiye katlı anlamına. Antikitede katlanır, iki kanatlı, ağaç, fildişi ya da metal, içi balmumu kaplı, kenarları zengin biçimde kabartmalarla süslü tablocuk. Ortaçağda kiliselere konan iki kanatlı altar resmi.

İkiz kemer
Yanyana ikişer ikişer olarak düzenlenen kemerlere denir.

İkiz sütun
Yanyana ikişerli olarak düzenlenen sütunlara denir.

İkon
Yunanca “eikon” sözcüğünden alınmıştır. Ortodoks kiliseleri ve evlerinde tahta üzerine ve mumlu boyalarla yapılmış olan bilhassa Bizans ve Rusya ile Yunanistan’da görüyoruz. İkonlar yumurtalı ve mumlu boyalarla yapılırdı.
İkon
1. Görsel gösterge. Gösterenle gösterilen arasında çok yakın benzerlik ilişkisi taşıyan bir gösterge olan ikon, gerçekliği doğrudan doğruya aktarır. Vesikalık fotoğraf gerçekliği en iyi aktaran göstergedir. Bir portre, portresi olduğu kişiyi benzerlik ilişkisinden dolayı gösterir. Aynı şekilde otoportre de sanatçının kendisini, benzerlik ilişkisinden dolayı anlatır. Görsel gösterge, dili kullanmadan bilgi ya da ileti aktaran en basit araçtır, insanlar tarafından, isteyerek ve belli amaçlara yönelik olarak üretilen görsel göstergeyle dış dünya nesnesi (gönderge) arasındaki ilişki doğal ya da işlevsel bir benzerliğe bağlıdır.
2. Put. Kilisedeki resim ve heykeller okuma yazması olmayanlar için doğaüstü dünyanın birer açıklaması olarak düşünülür.

İkonoklast
Sanat eserlerini, dini imgeleri (ikonlan) harap eden, yok eden kimse için kullanılan terim. Yerleşmiş inanç, değer ve kurumlara karşı çıkan. Put yıkıcı. İkon kına. 20. yüzyılın başında ortaya çıkan dada, ikonoklast bir harekettir.

İkonografi
(Alm.Ikonographie; Fr. iconographie) Antikitede ve portre alanında, Yun. İkonografisinde olduğu gibi resim açıklaması anlamına gelir. Yunan ve Roma antikitesindeki her çeşit resim, heykel, para, madalyon ve kıymetli taşlar üzerine yapılmış oyma resim ve kabartmaları kendine konu edinir. Sanat biliminde ikonografi terimi altında, ayrıca Hıristiyanlıkla ilgili tasvir sanatlarındaki içerik ve anlam bilgisi de anlaşılmaktadır. İkonografi, katakomb, sarkofoj, mozaik, duvar ve kitap resimleri ve heykelleriyle Hıristiyanlıkla ilgili resim konularını ele alır ve Ortaçağın başından sonuna ve hatta l6. y.y.’a değin beliren her yeni içeriği izler ve bunların teolojik literatürle ilişkilerini arar.
İkonografiYunanca “imge” anlamına gelen 'eikon5 ve 'yazma' anlamına gelen 'graphe5 terimlerinin birleşmesinden oluşan ikonografi terimi temel olarak iki anlama gelmektedir 1. Bir konunun resimsel anlatımı. 2. Figürleri tipleşmiş, standartlaşmış dinsel içerikli sanat yapıtı.

İlham
(Fr. inspiratiofl) Arı dilde esin. Bir sanatçının aldığı izlenimlerle kafasında birden doğan son derece ilginç kişisel görüş. Bütün Sanat eserlerinin sentezinde bu duyuş mevcuttur. - Bir sanat eserinin bünyesine gelen ölmezlik ruhu bu ilhamdan doğar.

İlk(s)el sanat
Primitif sanat, ilkel kavimlerin yani okuma yazma devresine gelmemiş olan kavimlerin sanatı. Biz bu sanatları Kuzey ve Güney Amerika, Malaya’da, Pasifik Adalarında, Eskimolarda, Afrika kavimlerinde görüyoruz. Mimarilerinde ağaç, saz, balçık çamuru, hayvan postu ve dokuma görülüyor.
Heykel sanatları ağaç ve kilden yapılmakta idi. Ender olarak taş işçiliği görülür. Ata tanrılar, hayvan tasvir ifadeyi kuvvetlendiren bir stilizasyon içinde yapılmışlardır. İlkel heykel sanatı bilhassa zencilerde son derece olgun bir ifadeye ulaşır. Hatta arkaizmi aşan ölçü ve ifadede, teknik bakımdan bir çeşit klasiğe sanatı. Göçebe kavimlerde heykelin rolü olmuyor. Resim yalnız eşyaların süslenmesinde kullanılıyor. Serbest olarak resim ender alarak görülüyor. Yalnız Buşman’larda, büyük bir doğa izlenimine dayanan eserler görüyoruz. “Tabii kavimler” denilen okuma yazma bilmeyen kavimlerin sert kontrastlı bezemeye karşı içten bir eğilimleri vardır. İlkel kavimlerin eserlerinde doğa görüntüsü yerine, doğa unsurlarının kompozisyon yani mantıki düzen hâkimdir.

İllüzyon
Yanılsama.

İmaret Bu sözcük eskiden cami, kale, misafirhane, medrese, türbe, kaşhane, hastane ve bunun gibi birçok binalara denildiği gibi, fakirlere yemek verilen binalara da imaret denmiştir. İmaret sözcüğünün bu iki anlamda kullandığını seyahatname ve edebi kitaplarda da görüyoruz.

İmaj
(Fr. image) Hayal.

İmge
Gerçekliğin zihindeki yansıması. Bir şeyin, fikrin ya da kişinin zihindeki izlenimi, düşüncesi veya resmi, imge gerçekliğin tıpatıp kopyası değil; gerçekliğin zihni süreçlerle yeniden kurulmuş biçimidir ve bu nedenle yeni bir şeyi temsil eder. İmge çok kapsamlı ve çok katmanlı bir yapıya sahiptir. Zihinde imge oluşurken, sadece algılanan gerçeklik değil kişinin geçmiş yaşantısı ve deneyimlerinden o anki duygusal durumuna kadar birçok farklı öğe etkide bulunur. Yaşantının; deneyim ve birikimin zenginliği ölçüsünde imge alam da genişler, imge, hem düşünsel alanda hem de görsel alanda var olabilir.

İmgelem
Hem gerçek olarak algılanan hem de duyulara sunulan bir şeyin imgesini üretmek için beyni kullanma. İmgelem terimi, genel olarak beynin yaratıcı gücüne gönderme yapar.
• "Ben imgelemimi yazmak için bir sanatçı kadar yeterliyim. İmgelem bilgiden daha önemlidir. Bilgi sınırlıdır. İmgelem dünyayı kuşatır", Albert Einstein.
• "Sanatta imgelem, varolan bir şeyin en katıksız anlatımını nasıl bulacağını bilmeye dayanır, ama nesnenin kendisini yaratma ya da keşfetmeye asla", Gustave Courbet.
• "Kafamın içinde, bir belirip bir kaybolan, kesinleşmemiş birtakım resimler dolanıyor", Van Gogh.
• "Dehanın kaynağı sadece imgelemdir. İmgelem ise başkalarının göremediği anlamları görmek ya da başkalanndan farklı olarak görmektir", Eugene Delacroix.
• "İmgelem gerçek, ama sihirli bir halıdır", Norman Vincent Peale.

İmgesel Tasarım
Resimde ya da sanatın başka bir alanında konuyu betimlerken, bir modele bakmadan o konuyu tamamen zihinsel imgeye dayanarak (hayali olarak) betimlemek. İmitasyon Latince 'imitation’ teriminden türeyen imitasyon terimi, var olan bir sanat eserinin aynısını yapmaya çalışmak anlamına gelir.

İnceltici

1— Yağlıboyayı sulu hale getirmek için kullanılan terebentin, haşhaş yağı ve sakız karışımı sıvı
2— Yağlı boyaya karıştırılan haşhaş ya da keten yağı
3— Terpentin gibi sulandırıcılara denir

İnis
(Fr. initiale) El yazması ve baskı kitaplarında kullanılan başlangıç harfleri. Bunlar büyük, yerine göre renkli, süslü harflerdir. İlk inişler 5. yy.da görülüyor. 7.yy.dan itibaren bilhassa Gotikte inişler el kitaplarında çok kullanılmış ve zamanımıza kadar değerini korumuştur.

İnka sanatı
Eski Güney Amerika sanatı.
1. Peru dağlarında İnka halkı tarafından yapılmıştır. Taş inşaatta dünyanın hiçbir yerinde görülmemiş bir mükemmellikte işlenmiş yapılar kurmuşlardır. Renkli keramik, dokumalar ve örgü işleri bakımından İnkalar bütün dünyanın ilgisini çekmiş etnografik eserler vermişlerdir. 2. Tamamen taç kültürü ile ilgilidir. Ör. Mısır kültürü gibi.

İntarsia
Kakma

İntercolumnium
Antikitedeki sütunlu yapılarda, iki sütunun taban merkezleri arasındaki açıklığa denir.

İnterieur
Enteriyör. Bina içini gösteren resim. Ortaçağda enteriyör bazı çizgilerle ima edilmiştir. İlk kez 15. yy.dan itibaren perspektif kurallarına uygun olarak enteriyör resmi başlar.

İpek baskı
(Alm. Siebdruck; Fr. Sérygraphie; İng. Silk Screen) Bir kasnak altına gerilen ince dokulu bir bezin yüzeyi çizilen bir resme uygun olarak boya gelecek kısımlar açık bırakılacak, boya gelmeyecek kısımlar ise yağlıboya ile kapatılacaktır. Bu işten sonra kasnak içine boya konur. Ve bir cetvel ile boya kasnak içine yaydırılarak bezin boyanmamış olan yerlerinden sızdırılarak kasnak altına konan resim kâğıdı üzerine geçirilir. Bu teknik ile kasnaklar çoğaltılarak ve her renk için bir kalıp yapılarak çok renkli baskı resimler yapılır. Bugün bez yerine çok değişik gereçler kullanılmaktadır. Bugün ipek baskı foto tekniği ile birleştirilerek yeni bir çoğaltma tekniği olmuştur.

İskele
Yapılarda yüksek kısımların yapılması için kereste ile kurulan çatmalar. Bugün artık demirden iskeleler de yapılmaktadır. Buna yapı iskelesi denilir. İskeleler çeşitlidir. Ayrık iskele, çıkma iskele ve salıncak iskele gibi. Bir de ressamların duvar ve tavanlara resim yapması için tavana kadar yüksek ayaklarında tekerlek olan iskeleler vardır.

İskelet
Kilde yapılan heykel çalışmalarında kilin üzerine yapıştırıldığı ve figürün ayakta tutulması için yapılan demir ve tel iskelete denir.

İstinat ayağı
Kubbeleri taşıyan bina duvarının dışa olan yayılma kuvvetini pekiştirmek için, duvarı dıştan tutucu dayanaklardır. Gotik ve Osmanlı camilerinde de istinat ayaklarına rastlanır.

İstinat duvarı
Arkasında toprak vb. bulunan, yukarı tarafından altı geniş olan yanlara olan mukavemeti fazla duvarlardır. Bilhassa arkasında yüksek toprak tabakası olan yerlerde yapılır.

İstinat kulesi
Camilerin dört bir tarafında duvarların birleşme noktalarında kubbe ağırlığına duvarların direnme gücünü arttırmak için yapılan kulelerdir.

İşçilik
Sanatta işçilik yani sanatın mesleki tarafı eski çağlarda büyük bir titizlikle öğrenilir ve eserin yapımında bilhassa resim ve heykelde önem kazanırdı. Eserde işçilikle bir çeşit mükemmele gitme vardır ki, buna perfection denir. Sanatta işçilik bilhassa çağımızda önemini kaybetmiş görünmektedir. Sanatta emekle yapılmış eserlerde işçilik söz konusudur.

İyonik sistem
Sütun sistemi.

İyonik sütun
Sütun sistemi, İyonik sütunların başlıca özelliği başlıklarda kenarlara doğru taşan kıvrık kısımlardır. Yivler de çubuk biçimindedir, İlk olarak Orta Yunanistan’da MÖ 570 de görülür ve bina içinde bu sistem kullanılmıştır.

İzlenim
Resimde ve heykelde doğadan edinilen intiba, görüntü.
- J -

Jakmar

(Fr. jaquemart) Saat kulelerinin üzerinde saatin büyük çanına otomatikman büyük tokmağı ile vuran tunçtan heykeller.

Jaluzi

Pencerelerden ışığın girmemesi için pencere içine konulan kepenge denir.

Janr resmi
(Fr. tableau de genre; Alm. Genremalerei, Sittenbild) Günlük hayattan tipik anları gösteren resimlere denir. Belli bir yaşayış durumunu tipik bir biçimde temsil edenlerin günlük hayatlarından bir anı gösteren resim çeşididir. Bu bakımdan köy, şehir, saray hayatının janr resmi vardır. Janr resmi içinde tarihi ve dini olanlar da vardır. Janr resmini M. 5. 1500 yıllarında görüyoruz. 1700 y.y. da janr resmi Hollanda da çok görülür. Ostode, Steen, Terborch, Teniers, Metsu gibi ressamlar; Fransada Watteau, İngiltere’de Hogarth Janr ressamlarıdır.

Jemine
(Fr. géminé; İng. gemminated; Alm. Gekoppelt; Arap. tev’em) Mimaride ikişer ikişer grup teşkil eden pencere, kemer, sütun vb. verilen genel isim. İkiz, çift.

-K-

Kabartma: Bir düzlem üstüne tasarlanıp gerçekleştirilen heykel türü.

Kaolen: Porselen yapımında kullanılan kaliteli beyaz kil.

Karkas: Ahşap,çelik ya da betondan iskelet yapı.

Kaşi: 18. yüzyıla kadar Osmanlılarca Mimaride kullanılan Çiniye verilen isim

Kaligrafi: Güzel el yazısı.

Keçe; Hayvansal liflerden genellikle yünün ısı, nem, basınç altında, sabun, yağ, asit vb. yardımıyla birbirlerine kenetlenmelerini sağlayarak oluşturulan dokudur.

Kil: Çapı; 0,005 mm’den küçük olan toprak parçacıkları. / Porselen ve seramiğin ana maddesi olan ve hidratlı Alüminyum Sülfat olan yoğrulabilen, kuruduğunda ise kırılmaya karşı direnç gösteren malzeme.

Kinetik sanat: Devingenlik niteliğine sahip heykel sanatı ürünü.

Kore: Genç kadın heykeli / Grek dilinde: kız

Kolaj Baskı: Collagraphi / Bu teknik geniş parçaların metal ve tahta baskı plakası üzerine yapıştırılarak ayrı ayrı parça etkisi bırakacak şekilde baskının gerçekleştirilmesidir.

Kolaj Resim: Her türlü basılı çizili ya da fotoğrafik malzemenin bir yüzey üzerine yeni bir kompozisyon oluşturacak düzende yapıştırılması.

KONTRAST: Siyah-beyaz arasındaki ton farkı veya konu üzerinde görülen parlak ışıklarla gölgeli kısımlardan yansıyan ışıkların oluşturduğu açıklık-koyuluk farkına verilen addır.

Konstrüksiyon: Bir yapıda taşıyıcı nitelikte olan veya olmayan bütün elemanlar. / Yapım / Yapıt veya heykelin imalinde tüm yapım etkinlikleri ve taşıyıcı özelliği olsun veya olmasın, bu etkinlik sonucu ortaya çıkarılan öğelerin bütünü

KONSTRÜKTİVİZM: Resim,Heykel ve mimarlık alanına egemen olmuş bir sanat akımı.

Kompozisyon: Bir sanat yapıtında yapıtı oluşturan öğelerin belirli bir düzende bir araya getirilmesi / Düzenleme , Düzen

Kroki: Tasarlanan görülen veya hayal edilen bir konu ile ilgili olarak ayrıntıya girmeden, not eder gibi çok genel hatları ile çizme ve resimleme.

Krometerapi: Renklerle tedavi.

Kurgu: Bir sanat eserinde, eseri meydana getiren sanatsal öğelerin sanatçını isteğine ve yaratıcılığına bağlı olarak bir araya getirilmesi.düzenlenmesi ve eserin bütünlenmesi.

Kuros: Çıplak genç heykeli  / Grek dilinde : Delikanlı, genç

 

KÜBİZM: Kendini geometrik dille ifade eden bir sanat akımı / Doğa görünüşlerinin geometrik parçalanmaya tabi tutup, tablo yüzeyini doğa unsurlarından kurtararak yeniden inşa etme anlayışı.

- L -

 


Lâbirent

(Fr. labyrinthe; Alm, Labyrinth) Aslı Yunancadır. Minos kralı tarafından Minotauros denilen bir boğanın bir çatı altına sokulması ve içinden çıkamaması için Girit'te Knosos sarayında mimar Dadalos’a yaptırılmış efsanevi yapıya verilen isimdir. Eski Mısır'da da yapılan “Medinet el Fajum” adlı sarayda bir labirent olduğu bilinmektedir. Bunların dışında labirent geometrik karışık yollu süslere denir, içinden çıkılamayan karışık yollu binalara bu yüzden labirent denmiştir.

Lâcivert

(Fr. outremer; Alm. Lapislazuli) Koyu mavi, ekseriya açık sarı, lekeli ve damarlı, yarı asil bir taş olan lazur taşından elde edilir. Eskiden küçük, kıymetli kâseler ve kuyumcu taşları yapımı için kullanılırdı. Bunların yanında intarsiya ve incrustation denilen kakma işlerinde de kullanılırdı. Aynı taş, Resim sanatında da outremer denilen lacivert renkte bir boyanın çıkarılması için, dövülerek toz haline getirilir. Buna doğal outramorin denilir.

Lahit

(Fr. sarcophoge; Alm. Sarkophag) Sarkophog deyimi Yunanca “et yiyici” anlamından gelmektedir. Taş, kil, ağaç, ya da bronz ile kurşundan örneklerini gördüğümüz lahit içine ölülerin konulduğu bir mezar sandukadır. Lahiti aşağı yukarı bütün ülkeler ve halklar eski çağlardan bu yana kullanmışlardır. Mısır'da Eski imparatorluk çağında lahit bir ev biçiminde yapılırdı. Ancak sonraları lahit biçiminin insan vücudunun dış hatlarını almıştır.
Mezopotamya ve diğer eski uygarlıkların lahitleri bir dikdörtgen biçimindedir. Daha taş çağlarında basit lahitler yapılmıştır. İlk kez Helenistik Çağ'da etrafının rölyeflerle süslü olanlarına rastlanır, İskender’in Lahiti gibi. Etrüsklerde de lahitler rölyeflerle süslenmiştir. Etrüsklerden de Romalıların aynı biçimdeki süslemeli lahiti almışlardır. Romalılarınki ekseriyetle mermerdendir. Roma İmparatorları kendilerininkini porfir denilen yeşilimtırak bir mermer taşından yaptırmışlardır. İlk Hıristiyanlar da lahit biçimlerini Romalılardan almışlardır.
Rönesans’ta da bu süslemeli lahit gelenek olmuştur. Barok Sanatı'nda da aynı lahit örnek alınarak işlenmiştir. Türklerde ise toprak içine taş ve tuğla ile örülerek yapılır. Üstleri de tonoz ya da kapak taşları ile örtülür.

Lağım

Kentlerde evlerin pislik ve sularını akıtmağa yarayan büyük yer altı kanallarına denir. Lağım inşaatında Asurluların ilk örnekleri verdikleri görüşür. Yunanlıların bu alanda yaptıkları örneklere rastlanmaz. Etrüsklerde ise bugüne kalan lağımlara rastlanmıştır. Romalılar zamanında lağım inşaatı şehircilik planlarına göre yapılmıştır. İstanbul’da da Bizanslılardan kalma lağımlar görülmektedir. Lağımın diğer anlamı da bir kaleyi ele geçirmek için kazılan yer altı yollarıdır.

Lâk — renkleri — boyaları

“Rhus vernicifera” denilen bir ağaçtan çıkarılan bir renk ile madeni maddelerin boyanmasıyla elde edilen şeffaf bir boyadır. Bu ağacın usaresi ile parlak saydam bir cila elde edilir. İlk zamanlarda bu lâkin yalnız siyah ve kırmızı renkleri vardı. Sonraları altın ve gümüş rengine benzeyen tozların ilavesi ile yeni bir rengi elde edilmiştir. Eğer 30-60 tabaka sürülürse “kesilebilir tabakalar” elde edilir. Lâkı Çinliler bulmuşlardır. Bu ülkede lâkın M.Ö. 1000 yıllarına kadar izlenilebilen bir tarihi vardır. Lâkı Çinlilerden Japonlar almışlardır. Ancak Kore, Hint, İran ve Ortaasyada da bilinmekte olduğu anlaşılmıştır. Lâk işleri Avrupa’ya 17. yy.da getirilmiştir.

Lâl rengi

(Fr. pourpre) Fırfırı denen renk. Koyu vişne rengi olup hafif mora çolar. Eskiden beri çok değerli addedilmiş, İbraniler den sonra Romalı ve İranlı Hükümdarlar ve yüksek din adamları bu renkte giysiler taşımışlardır. Hıristiyan kardinal ve papaları da aynı renkte elbiseler giymişlerdir. Pourpe denilen 1. Pre- Rönesans’tan itibaren resimlerde çok sevilen bir renk olarak kullanılmıştır. Lâl elde edilmesi güç olduğundan çok kıymetli addedilmiş, ressamların paletlerine azar azar papalar ve krallar tarafından konulmuştur.

Lâle devri
(1711—1730)
III. Sultan Ahmet zamanında İbrahim Paşanın sadrazamlığı sırasında Avrupa’daki Barok üslup etkisinin görüldüğü ve tezyinatta eğlence hayatında lalenin aldığı önemle bu isim bu devre verilmiştir. Lale devri ile Türk klasik sanatı Avrupa’nın Barok etkili sanatı altında sönmüş ve Osmanlı sanatı böylece kendi organik gelişiminden ayrılarak bir daha etkisinden kurtulamayacağı Avrupa sanat üslubu çemberine girmiştir. Hâlbuki 1700 tarihlerinden önce Türk-Osmanlı sanatı kendine özgü bir Sanat üslubu yaratmış ve bu üslup bütün İslam âlemini ve hatta Batı dünyasını etkilemişti.

Lâma

Buda dininde rahiplere verilen bir unvandır. En büyüklerine de Dalay Lama denilir.

Lâma demiri

(Fr. lame) Bir çeşit inşaat demirine denir.

Lâmba açmak

Bir tahtanın diğer bir tahtaya geçme suretiyle birleştirilmesinde, erkek çıkıntının içine gireceği yere dişi yuva açılmasına denir.

Lambri

(Fr. lambris) Mermer, taklit malzeme ve bilhassa tahtadan duvar kaplamasıdır. Lambri ince latalar halinde duvara aplike edilir.

Lanternon

Kubbe feneri.

Laokon

(Laokoon) Truvalı bir papaz olup, Truva şehrinin dışında düşmanlar tarafından yapılan ve içine düşman askerlerinin yerleşiği atın şehre alınmaması için halkı uyarmıştı. Truva kentinin tahrip edilmesine karar veren tanrıların gönderdiği iki yılanı Laokon ve oğulları öldürdüler. Bununla ilgili efsaneyi Rodoslu heykeltıraş olan Hagesandros Polydoros ve Athanadoros MÖ 50 yıllarında bir heykel grubu halinde kompoze ettiler. Bu grup, Helenistik sanat denilen Yunan barok üslubunun en güzel örneği olarak gösterilmektedir. Bu Laokoon heykeli halen Vatikan müzesinde olup muhtemel olarak kopyadır. Heykel 1506 da Roma’da bulunmuştur.

Lâta

(Fr. latte) Eni kalınlığından fazla olan keresteye denir.

Latararium

Roma evlerinde yapılan küçük tapınak.

Lavanta mavisi

(Fr. bleu de lavande) Lavanta çiçeği renginde bir mavi. Resim boyaları arasında bu renkte bir boya yoktur.

Lavi

(Fr. lavis) Tek renk sulu boya ve fırça ile yapılan leke et kili bir resim tekniğidir. Lavi dob çok ağaç uçla yapılmış desenlerde, leke ile kontrast olanaklar ve oylum etkisi sağlamak için kullanılmaktadır. Lekelerin çizilmiş desene ışık-gölge etkisi sağlaması yüzünden lavi tekniğinden bilhassa Barok resmi çok faydalanmıştır. Rembrand’ın desenleri, Japon’ların tek renkli siyah beyaz lavileri bunun en güzel örnekleridir.

Laytmotif

(Fr. leitrnotive; İng. leitmotiv; Alm, Leitmotiv, Grund thema) Motiflerin akışı arasında muayyen aralıklarla tekrarlanan esas motif. Bir kompozisyona tekrar ederek özellik veren tema.

Leke

Resim yüzeyi üzerinde boya ile yapılmış iz leke izlenime dayanan bir fırça tuşu halinde resimde yer alır.

Lekecilik

(Fr. tachisme; Alm. Taschismus) Fr. “tache” sözcüğünden alınmış bir sözcük, sanatçının düşünmeden ve rahat bir şekilde attığı boyaların tuval yüzünde meydana getirdiği lekelerin etkisine dayanan anlayıştır. Taşizm = lekecilik. Leke sözcüğü ilk kez 1950 de Fransız sanat yazarı Michel Seuphor tarafından kullanılmıştır. Seuphor “sürrealist otomatizmden doğan ve ekspressiyonizmin soyuta yönelmiş olan anlayışına” demektedir. Esas temsilcileri Wols, Jackson Pollock, Mathieu ve Tobey’dir. Lekecilik Bugün tekstil endüstrisini mobilya dekorasyonunu etkilemiştir.

Lento

Bir binanın temelleri için toprak içine temel olarak atılan ilk beton kirişler. Bunların üzerine bina beden duvarları yükselir. Duvar aralarına yapılan bu kirişlere ise hatıl denir,

Limonluk

(Fr. orangerie) Arkası bir duvara dayalı, önü ve üstü ile yanları cam ile kaplı odalara denir. Bunların her tarafı cam olanları da vardır. Soğuk olan ülkelerde böyle 1imonluklarda sebze de yetiştirilir.
Linol oyma
(Fr. gravure sur lineoleum) Düz baskılı grafik tekniklerindendir. Oyulan kısımların dışına, yani düz kalan kısımlara mürekkep sürülerek tek tek basılır. 1860 yılında İngiltere’de kat edilmiş bir yer muşambası ulan linolyum böylece grafik-resim teknikleri arasına girmiştir.

Lir-Lura

Eski Yunanlıların kullandıkları bir çeşit müzik aleti.

Litografi
(Fr. ve Alm. Lithographie) Bir taş baskı, tekniğidir. Bavyera ile İsviçre’de çıkarılan ve yağı emen bir çeşit taş üzerine perdah yapıldıktan sonra, yağlı kalen ve mürekkeplerle suluboya ve yağlıboya etkisinde istenilen resim çalışması yapılır. Resim kuruduktan sonra sulu arapzamkı -nitrik asit karışımı bir sıvı bu taş üzerindeki resme sürülür. Böylece taşın resim yapılmamış kısımlarının tekrar yağ almasına karşı hassaslığı giderilir. Taşa mürekkep verildikten sonra üzerine konulan kâğıt ile presten geçirilince, taşın üzerindeki resim kağıt üzerine çıkar. Bu teknik, Bavyeralı Senefelder tarafından 1796-98 yılları arasında bulunmuş ve geliştirilmiştir. 1850 de fırça ile resim, 1itografi taşı üzerinde denenmiş ve renkli 1itografi de ilk olarak 1893 yıllarında Ingres’den başka Delacroix, Daumier ve Gavarni, Goya ve Toulouse-Loutrec litografi alanında dikkate değer eserler yapmışlardır. Bilhassa çağımızda Picasso, Miro, Manessier gibi sanatçılar litografiye büyük önem vermişlerdir. Litografi için lito kalemi ile “tuşe mürekkebi” denilen yağlı fakat su ile eriyebilen bir mürekkep de kullanılır. Litografi için bugün taş yerine çinko plakalar kullanılmakta ve aynı asitleme ve basma tekniği ile aynı sonuçlar alınmaktadır

Livan

Eyvan. Livan Arap ve İran camilerindeki eyvanlar için kullanılmıştır.

Loğ

Löktaşı da denir. Düz damların üzerindeki killi toprağı bastırıp sertleştirmek için kullanılan silindir biçimindeki ağır taş. Yuvak, kaltaban gibi sözler hep aynı anlamda, kullanılmaktadır.

Loğduraç

Loğ’u çeken sap.

Loggia
(Ital.,Fr. Loge; şahnişin ve eyvan) Bir evin ya da binanın önüne getirilmiş fil ayaklar ya da sütunlar üzerinde oturulmuş, üstü kubbeli, önü kemerli revaklı galeriler. Bunlar galeri olarak Ortaçağın Gotik ve Roman kiliselerinde bulunur.

Lonca

Eskiden yapı işçilerini ve bezeme gustolarını içine alan, işçi ve ustalar için kararlar alan, onlara kalfalık ve ustalık salahiyeti veren bir dernek. Buna bizde eskiden esnaf loncası denirdi.

Lottinoplasti

Bir kalıp alma tekniğidir. Kabartma üzerine kolalı ince bir kâğıt yayılır. Bir elbise fırçası ile alttaki kabartmanın yüzeyine kâğıt intibak edinceye kadar ovuşturulur. Kâğıt kuruduktan sonra çıkarılır ve bir kalıp olarak ve döküm için kullanılır. Bu teknik 1835 yılında Lottin de Laval adında bir Fransız tarafından bulunmuştur. Bilhassa arkeologlar tarafından kullanılmaktadır.

Lotus sütunu

Eski Mısırda bil hassa Karnak tapınağında kullanılan ve başlıkları Lotus nebatının yapraklarından esinlenmiş bir sütundur.

Louis üslupları

XII. Louis’den XVI. Louis’ye kadar olan Fransız krallarının mimari, möble ve tezyini sanatlarına denir.

Lüle

Eskiden su borularının ağzına, suyun aktığı yere konulan ölçülü boru. Osmanlılar zamanında bir ya da iki lüle’lik su akıtan borularla evlere su verilirdi.

Lüle taşı
Su ile yumuşayan, işlenmesi kolay bir taş. Ağızlık vb. eşyalar bu taşıyan yapılır. Eskişehir de bol miktarda çıkmaktadır.

Lüleci çamuru ya da kili

Heykel ve çömlek gibi eşyaların yapılması ve pişirilmesinde kullanılan bir kildir, çeşitli renklerde olur.

- M -

Mabet
Tapınak.

Mabeyn
Saraylarda harem ile selamlık arasındaki daireye denir. Burada padişahın hükümet işlerini idare eden mabeyinci otururdu. Buna ‘mabeyn-i hümayun” denirdi.

Mâcun
Çeşitlidir. Camcı macunu; İspanyol üstübeci + pişmiş bezir + litopon üstübecinin karışması ile yapılır. Buna bir miktar sülüğen boya da karıştırılabilir. Bir de yapılarda kapı, pencere gibi ahşap kısımlara yağlı boya sürmeden evvel ıspatül ile tahtaları düz bir hale getirmek için kullanılan “som macun’ vardır. Buda diğer macun gibi aynı şekilde yapılır. Yalnız içine çabuk sertleşmesi için neft ya da sikatif konulur. Bu macun spatul ile sürülmeden evvel tahtaların muhakkak sülüğen - pişmiş bezirin karışımı fırça ile sürülmesi gerekir.

Maça
Maden dökümlerinde dökümün belli bir kalınlıkta olmasını sağlamak amacıyla, kalıbın iç yüzeyine paralel ve istenen maden döküm kalınlığını verecek biçimde, kalıbın içine yerleştirilen dolgu.

Maço
Bir çeşit taşçı çekicine denir.

Madalya
(Fr. madaille) İtalyanca “modaglio” sözcüğünden alınmıştır. Üzerinde bir kabartma resim ya da yazı bulunan yuvarlak ya da, beyzi para şeklindeki madeni levhalara denir. Yunanlılarda ve Romalılarda madeni paraya m. denirdi. Zamanımızda bir yarışma da derece kazananlara ya da vatana yararlıkları dokunmuş olanlara verilmektedir.

Madalyon
(Fr. Médaille, Alm. Medaillon)
Çember ya da beyzi şekilde büyük madalya anlamınadır. Bunlar Rönesans’tan itibaren evlerin cephelerine asılırdı. Madalyon’un boyna asılan ziynet eşyası olarak yapılmış olanları da vardır.

Madonna
(Fr. Madone; Alm. Madonna) Sanat eserlerinde İsa’nın annesi olarak yer alan Meryem Ana olup İsa ile birlikte gösterilir. M.S. 2. yy.dan itibaren biz Madonna’ların resmedildiğini ya da fildişi üzerine kazındığını görüyoruz. Madonna Bizans sanatında önemle işlenmiş ve bundan sonra da Roman ve Gotik kiliselerinde heykel olarak değer kazanan bir konu olmuştur. Kucağında daima İsa ile birlikte gösterilen ‘Madonna Hıristiyanlık resimlerinde daima esas tema olmuştur.

Mağara Devri Sanatı
Altamira, Font-de Gaume, Franko-Kantabria çevresi mağaraları ile Lascaux v.b. gibi Eski Taş Çağı mağaralarındaki resimlerle ilgili sanat. Bunlara “Buzul Çağı Sanatı” da denmektedir. (M.Ö. 6.000- 5000 yılları arası) Bütün Mağara Sanatı o çağ insanlarının, etleri ile geçindikleri yabani hayvanları yakalamak için yaptıkları bir büyü resimden doğmuştur. Çünkü yapılan resimlerin bazılarının karınlarına mızrak ya da ok saplanmış olarak görüyoruz.

Magdalanien Sanatı
Eski Taş Çağının son devresini içine alır. “La Madelaine” (Dordogne) denilen kazı yerine atfen bu isim verilmiştir. Eski Taş Çağının en olgun eserleri, Altamira, Comcarelles, Fant-de-Gaume, Franko-kantabria çevresi ve Loscaux mağaralarındaki Magdalanien Devri resimleridir.

Mahçe
Minare ve kubbeler ile bayrak gönderilerinin üstüne takılan ay biçimindeki tepelik.

Mahfil

Camilerde müezzin ya da padişahlara ayrılmış yüksekçe olarak inşa edilmiş localar. Bunlara müezzin ya da Hünkâr mahfili denir. Hünkâr mahfili yüksek ayaklar üzerine inşa edilmiştir. Bunların alçak alanlarına da “maksure” denir.

Mahmuz
Taş köprülerin su içinde olan ayaklarının su akıntısı yüzünden yıkılmaması için ayağın su akıntısına karşı olan kısmına yapılan gemi önü gibi olan sivri, köşeli kısım.

Mahya

Çeşitli anlamlarda kullanılır:

1— Damın iki meyilli. yüzeyinin yukarıda birleştiği keskin sırt.
2— Damın keskin sırtını meydana getiren kiriş.
3—Ramazan aylarında iki minare arasında asılı, yakılmış kandillerle yazılan aydınlıklı yazılar.

Mahya aşığı
Çatılarda babaların üzerine konan kirişlere denir. Mahya aşığının üzerine de tahta örttü konur.

Mahya kiremidi

Çatıların mahyalarında kullanılan ve iki meylin üzerindeki kiremitleri birbirine bağlayan büyük kiremit.

Majolika
(Fr. Faience, çini) Fransızcası, ilk yapıldığı bir yere atfen verilen İtal. “Foenza”dan yapılmıştır. İtalyanlar ise buna İspanyadaki Mallorco adasına atfen majolika demişlerdir. Babilliler çinko sırlı majolika’yı biliyorlardı. M.Ö. 4000 yıllarında Eski Mısırlılar yeşile çalan mavi renkte sırlı keramikler yapmışlardı. Fakat Babilliler bugünkü majolikayı bulmuşlardı. Ancak Babillilerden bu tekniği alıp buna pırıltılı parlaklığını veren ilk İranlılar olmuştur. Araplar bu tekniği, Endülüs Emevi devleti zamanında İspanyaya götürmüşlerdir. Buradan da Mallorca adası vasıtası ile İtalya’ya geçen majolika buradan Avrupa’ya yayılmıştır. Bizde majolikaya çini denmiş ve bütün Avrupa’nın hayran kaldığı örnekleri imal edilmiştir (çini).

Makas
Çatı ve köprülerde üzerindeki ağırlığı yanlarda bulunan duvarlara veren injaa biçimi.

Maksûre

(Fr. maksoura “mosourah” claustrum; İng. maqsura; Arap. maq-sûrah) Camilerde hükümdar için, halka mahsus kısımdan parmaklık ya da kafesle ayrılmış yer (mahfil).

Malakâri
Tavan ve duvarlara yapılan kabartma tezyinat. Bu kabartmaların kalınlığı bir cm.’yi geçmez. Eski camilerde, kubbe ve tavan süslemesinde malakâri çok kullanılmıştır.

Manastır

(Fr. Monastère, Alm. Kloster) Bu sözcük Yunanca 'mosos' kelimesinin “yalnız” anlamına gelen sözcüğünden yapılmıştır. Papazların kent hayatından uzakta ibadetleri için sessiz bir yere yapılan binalarına denir. İlk manastır, (M.S. 527) St. Benedikt tarafından Monto Casino’da inşa edildi. Ortaçağda manastır mimarisi, manastırı sıkı kaidelerine uygun olarak yapılmıştır. Bu kaideler sonraları yapılan inşaatlara da örnek olmuştur. Orta çağ manastırları bir küçük köy gibi, her ihtiyaca cevap verecek bütün zanaatların icra edildiği binaları da içine almıştır.

Manastır kemeri ve tonozu

Tonoz.

Manazır
Perspektif.

Mansard
Fransız mimari Hardouin-Morsart adına atfen bir çeşit çatı yapısına verilen isimdir. Fakat mansard çatıyı bulan bu mimar değildir. Çatının iç kısmına, oturulan odalar yapılabilmesi için çatıya mansard çatı biçimi verilmiştir.

Manzara resmi
(Fr. paysage; Alm. Landschaftsmalerei) Bu anlamdaki resimler Batı sanatında müstakil olarak Maniyerist devirde El Greko ile başlamıştır. Fakat ikinci derecede figürlerin arkasında fon alarak Rönesans ve Rönesans öncesinde de m. görülmektedir. Barok sanatta, Rembrandt ve Rubens’in yanında Velasquez’in de Manzara resimleri görülüyor. Doğu ülkelerinde ise m. resmi daha 6. y.y. da örnekler vermiştir. Çinde Sui T’ang zamanında önemli sanatçılar yetişmişti. İlk manzara resimleri böylece Doğuda başlamıştır. Japonlar da Çinden alınan tuş resmi ile 15. y.y.’ın ikinci yarısında bu alanda en mükemmel eserlerini vermiştir. Görülüyor ki m. Doğuda, Batıdan çok önce eserlerini vermiştir. Empressiyonist manzara resimlerine Japon Sanatının büyük etkisi olmuştur. Fransa’da empressiyonist görüşten önce, kendilerini tamamen manzara resmine veren Barbizon okulu önemli sanatçılar yetiştirmiştir. Böylece ‘aydın resim” yapan “açık hava ressamları” ortaya çıkmıştır. Post empressiyonistlerden Gauguin, von Gogh. Cézanne gibi ressamlardan sonra, doğanın doğal renklerine önem vermeden, doğa izlenimlerini inşa eden bazı ressamlar bir müddet daha manzara resmini devam ettirdiler.

Markiz

Kapıların üzerindeki süslü sundurmalara denir. Markizler bazan saray ve tiyatro kapılarında yola kadar uzatılır. Bizdekilerine “sundurma” denir. Bizde markiz sözcüğü çok az kullanılır.

Marksist Estetik
Marx ve Engels'in sanat, özellikle de edebiyat, üzerine dağınık yorumları, Marksist estetik, eleştiri ve sanat tarihi için ilk modeli oluşturdu. Marx ve Engels'in sanatı ele alış biçimi sistematik değildi ve referansları sanatın geleceğin komünist toplumundaki rolüydü. Marksist estetik, 20. yüzyılda Marx ve Engels'in takipçileri tarafından, sanatın Marksist teorileri (ekonomi, politika, ideoloji, toplum) içeren bir şekilde açıklanmaya çalışılması sonucu geliştirildi. Daha sonra Marksist teori ve pratiğe katkıda bulunan Lenin, Mao, Gramsci ve Althusser de sanat, kültür ve bunların devrimdeki rolü üzerine yazdılar. Bu yazılar Neo-Marksist estetisyenleri, eleştirmenleri ve sanat tarihçilerini de etkiledi. Marksist estetik, sanat eseri ve ekonomik yapı arasındaki ilişkiyi inceler. Marksizm'e göre alt yapı, üst yapıyı belirler. Bu demektir ki bir toplumun ekonomik yapısı o toplumun sanatını belirler. Dolayısıyla üstyapıyı anlayabilmek için, altyapıya bakmak gerekir; çünkü üstyapıdaki değişimler alt yapıdaki değişmelere bağlıdır. Üstyapı o toplumun egemen sınıfının çıkarlarını korumaya yöneliktir. Ayrıca üstyapı toplumun egemen sınıfının ideolojisini yansıtır. Sanat da üst yapının bir parçası olduğuna göre egemen sınıfın çıkarlarına hizmet eder. Plehanov, Marksist felsefe doğrultusunda; sanatın doğuşu, sınıf-sanat ilişkisi ve estetik haz-fayda meseleleri üzerine çalıştı. Ona göre sanatın kökeni iş, insanın üretim faaliyetleri ve yaşamla verdiği mücadeledir. Plehanov, hem sosyal koşulların sanat eserini belirlediğini hem de sanatın kendine özgü bir bünyesi olduğunu belirtti ve sanatı propagandadan uzak tutmaya çalıştı. Plehanov, devletin sanatçıya yol göstermesine karşı olduğu için, onun görüşleri, sosyalist ülkelerde pek müsamahayla karşılanmadı.
1920'li ve 1930'lu yularda Walter Benjamin, Theodor Adorno, György Lukacs, Herbert Marcuse ve Max Raphael gibi Neo-Marxistler (Frankfurt okulu), Marksist Estetik'in olanaklarını araştırdılar, ama onların çalışmaları faşist rejim ve Stalinist Rusya'nın baskısına maruz kaldı. Marksizm'den ham alarak sanat üzerine yazan diğer yazarlar Ernst Fischer, Anthony Blunt, Arnold Hauser, John Berger, T. J. Clark, Frederick Jameson ve Christopher Caudwcll'dir. Marksist Estetik'in başlıca araştırma temaları şunlardır:

1) Sosyal ve tarihi bir kurum olarak sanat
2) Sanatın kökeni ve evrimi
3) Estetik duyumun kökeni ve gelişimi
4) Sanatın diyalektik teoriyle ilişkisi
5) Sanatın üretim, dağıtım ve tüketim ilişkisi
6) Ekonomik ve sosyal değişimlerin sanat için anlamı
7) Mekanik röprodüksiyon, fotoğraf gibi yeni teknolojilerin keşfinin sanat için anlamı
8) Form ve içerik arasındaki ilişki
9) Estetik nitelik ve beğeni yargısı
10) Farklı sosyal sınıflar ve ideolojilere göre bağıntısı
11) Burjuva, sosyalist ve komünist toplumlarda sanatın ideolojik rolü ve politik mücadelesi

Mask
(Fr. masque) İnsan yüzü alçı dökülerek alınan yüz heykeline denir.

Maske

(Fr. masque, Alm. Maskaron) Eski Yunanlılarda ve Romalılarda tiyatrolarda yüze takılan yüz biçiminde kalıplara denir. Bu sözcük altında bilhassa Barok mimaride dekoratif insan yüzü heykellerine denir. Bu maskeler bozan efsanevi biçimde insan ve hayvan başlarından kompoze edilmiştir.

Mastaba

Mısır piramitlerinin ilk döneminde görülen bir mezar biçimidir. Mastaba üstü ufki olarak kesilmiş piramittir (kademeli piramid). Arap. Mastaba kürsü anlamına gelir.

Mastar çekmek

Duvar sıvalarında düz bir yüzey elde etmek için düz ve uzun bir tahta ile sıvanın yüzeyini taramaya denir. M. ile fazla sıva yükseklikleri alınır.

Matraka
İri başlı, kısa saplı heykelci çekici.

Maussoleion

(Fr. Mausol Alm. Mausso) Bazı kitaplar Fr.’dan aktararak Fr. okunuşuna göre mozole demişlerdir. Buna “mausoleum” da denir. M.Ö. 353'de Halikarnas’ta Karya kralı Mausollas’a karısı tarafından inşa ettirilen anıtsal türbe, Mezar evi. Yunanlı mimar Pytheos tarafından yapılmıştır. Maussoleion'da dikdörtgen prisma bir beden duvarı üzerine meyilli bir çadır çatı yerleştirilmiştir. Yüksekliği 46 m. dir. Maussoleion, Dünyanın Yedi Harikasından biri sayılmaktadır.

Mazgal
Eski kalelerde, dışarıdan kaleyi muhasara edenlere ok vb. atmak için kale duvarları üzerinde dişli aralıkları. Bu oralıklar mazgal ya da mazgal dişi denir. Aralıkların yanlarındaki diş gibi çıkıntılara ise “mazgal siperi” denir. Mazgalların içe doğru daralması ile mazgal dışı ile iç kısmı arasında bir büyüklük farkı vardır ki buna “mazgal şevi” denir (şev).

Mazgal siperi

Mazgal.

Meandr
(Fr. méandres; Alm. Mäander) Ege denizine akan, Yunanlıların Maiandros ve bizim Menderes dediğimiz kıvrıla kıvrıla akan nehrin kıvrımlarına benzeterek Yun. isminden alınan, bir çeşit dikaçılı ya da yuvarlak kıvrımlı süse denir. Kıvrım biçimlerine göre meandr çeşitli isimler alır.

Megalit mezarları

Cilalı Taş ve Bronz Çağında, uzunlamasına, yüksek ve düzeltilmemiş kaba taştan dikilmiş taş bloklar. Asya’da, Kuzey ve Batı Avrupa’da dikilmiş olan bu megalit mezar taşlarına dolmen, kromlek (chromleck) ve menhir denir.

Megaron

Önünde bir giriş hol kısmı ve içinde yalnız bir odası, olan taştan Yunan evi. Bu tek odanın ortasında da bir ocak bulunurdu. Megaronun ağaç mimariden intikal ettiği kabul edilmektertir. Megaronun ahşap ilk örnekleri taş devirlerinde Doğu ve Orta Avrupa’da bulunmakta idi (tapınak).

Menhir
Megalit anıtlardandır. Herhangi bir kişinin ya da olayın anısına dikilen yontulmamış yüksek taşlar. Menhirler Megalitik kültürün yaygın olduğu Asya ve Avrupa’nın kuzey ülkelerinde bulunmaktadır.

Menora
(İbranice) İsraillilerin dini, yedi kollu şamdanı.

Merkezsel yapı

Yarım ve küçük kubbelerin bir ona kubbe çevresindc toplandığı yapı biçimine denir. Bu yapı çeşidi Osmanlı klasik mimarisinde ortaya çıkmıştır.

Mertek

Çatı inşaatında çatı aşılarını taban kirişlerine verev olarak bağlayan kısa, dikey, dört köşe maktalı kereste denir.

Mescit

Mahalle aralarında yapılmış olan ahşap küçük camilere denir.

Metafor

1. Bir şeyin başka bir şey olarak tasavvur edilmesi, simge. Bir göstergenin diğer bir göstergenin yerine kullanılması, gizli bir karşılaştırma yapar.
2. İki anlamlı bütün arasında doğal olarak bekleneni değil de beklenmeyen ilişkiyi kurmak, iki tür metafor vardır. Görünen ve görünmeyen metafor. Görünmeyen, metaforda benzetilen ile benzeyen aynı bağlamda görünebilir. Görünmeyen metaforda ise, ne benzeyen ne de benzetilen görünebilir ya da sadece birisi görünebilir.

"En üstün olan şey bir metafor ustası olmaktır. Metafor diğerlerinden öğrenilcmeyecek tek şeydir. İyi bir metafor, farklı olandaki benzerliği sezgisel olarak gösterdiği için dehanın göstergesidir"
Aristoteles.

Metal Uç
15. ve 16. yüzyıllarda sanatçılar metal kalemler kul­lanıyordu. Metal uçtan çıkan çizgiler, oksidasyona uğradıktan sonra daha da belirginleşir. Metal uç ile çizim, genellikle bir tabaka kemik tozu ile kaplanmış kağıt üzerine yapılmaktaydı. Bir metal uç; altın, gümüş ya da kurşun olabilmekteydi.

Metamorfoz

Bir imgenin görünüşünü, karakterini, koşullarını, fonksiyonunu başka bir imgeye dönüştürme. Tıpkı bir tırtılın bir kelebeğe dönüştüğü gibi.

Metop

Kare biçiminde rölyef olup Yunan dor üsluplu tapınak alınlık tarafında, ya da sütunların üstündeki kirişin üzerinde, bulunur. Metopların aralarında üç çizgili triglifler bulunur. Kare biçimindedir. Metoplar Partenon tapınağında, arşitrav üzerinde bütün çatı etrafında yer alır.

Mezar hücresi
Arkasolium.

Mezolitik

Ortataş Çağı.

Mıh

Dövme demirden yapılmış çivi.

Mısır Dor Düzeni

Dor düzenini andıran eski Mısırlılara ait bir mimarlık üslübuna denir.

Mihrap

Camilerde kıble istikametinde imamın cemaate namaz kıldırdığı cami duvarında girintisi olan hücre biçimindeki yer.

Minare

Minarelerin ezan okunan yerlerine önceleri “mizane” denirdi. Sonraları “menare” denilmiştir. İlk minare yapılmadın önce yüksekçe bir yerden ezan okunurdu. İlk minareyi Mesleme adında bir mimar, Mısır Fatihi Amr ibni-l As’ın başlattığı Amr camiinde uygulamıştır. Bu minare hicri 62 yılında yapılmıştır (M.S. 694). Minarelerin en üstündeki konik kısma “külah”, külah ile şerefe arasındaki kısma “petek”, şerefenin altındaki kısım “gövde”, gövdenin üzerine oturduğu tabloya “papuç” ve papuçun altında, minarenin üzerine yapıldığı kaide kısmı ki buna da “kürsü” denir. Minareler İranlılar ile Araplarda çok fazla süslendiğinden bunların mimari formu kaybolmuştur. Türkler süsü minarede ölçülü ve az kullanmışlardır. Minareler bozan üç şerefeli inşa olarak edilmiş ve bunlara ayrı ayrı merdivenle çıkılmasını sağlayacak bir inşa tekniği kullanılmıştır.

Minber
Camilerde üstüne hatibin çıkarak hutbe okuduğu kapısı, merdiveni ve en üst yerinde, oturulacak sahanlığı olan yer. Minber ilk önce Medine’deki bir mescitte inşa olunmuştur.

Mine

(Fr. email; Alm. Email) Metal üzerine, cama karıştırılmış metal oksitlerini eritme suretile yapılan bir eritme-resim tekniğidir. ilk mineyi biz Mısırlılarda görüyoruz. 1-3 yy.larda Keltlerde en zengin biçimde kullanıldığını görüyoruz. Keltlerin kullandıkları teknik, evlek evlek olan “bölmeli. mine” dir Bu mine’lerde kullanılan mine boyası kırmızı olduğundan bunlara “Kan mine’si” de denir. (Alm. Blutemail). Romalılar zamanında Minber da “oymalı”, ya da “çukur mine” tekniğinde işler yapılmıştır. Bu teknikte bakır plak üzerinde düz ve ince tabakalı bir çukur açılıp içine çok renkli mine maddesi konu brak eritilirdi. 12 ve 13. yy.larda Maas, Mosel ve Rein mıntıkalarında tekrar uygulanmıştır, Bundan başka, altın plak üzerine, altın ya da gümüş ince bir tel, istenilen desen biçiminde lehimlenir. Ve telin meydana getirdiği bölmeler arasında m. tozu kanarak eritilir. Bu teknik bilhassa Bizans sanatında en güzel örneklerini vermiştir. Göçler zamanında, plak üzerindeki bölmeler içine uygun olarak cam parçaları ya da bilhassa almandin yerleştirilerek yapılan bir teknik ortaya çıkmıştır. Bunların yanında 14. yy.da bilhassa zarif bir mine olan “gümüş eritme” ya da “derin kazıma” tekniği ortaya çıkar. 15. yy.da İtalya’da mine tekniğiyle resim icat ediliyor. Bu, büyük ölçüde bir plak üzerine mine boyaları ile yağlı boya gibi resim yaptıktan sonra eritme esasına dayanır. Bir plak üzerine resim, rölyef halinde işlendikten sonra bunun üzerine sıvama olarak m. yapılırdı ki, burada rölyefin derinliğine göre değişik renkler, koyu ve açık değerleri halinde ortaya çıkardı.

Minerva

Romalıların bir tanrısı olup akıl ve zekayı temsil eder. Minerva’ya Yunanlılar Atena tanrısı derler. Minerva zeytin ağacı, baykuş ve gorgon denilen ağzı açık ve başında, birbirlerine dolanmış yılanlar bulunan bir medüz kafası ile süslenmiş kadın olarak gösterilmiştir.

Minyatür

(Fr. miniature; Alm. Miniaturmalerei) Bir çeşit kitap resmi. İsmini lat. “minium” denilen kırmızı renkli bir boyadan alır. Bu boya ile Ortaçağda yazılan kitap sayfalarının kenarlarına kenar çizgileri çekilirdi. İlk minyatür resimleri Eski Mısırlılarda M.Ö. ikinci bin içinde yazılan papirus rulelerinde görülür. Bunlarda sağlam bir düzen görülmez. Gelişi güzel dağıtılmış olarak minyatürler yapılmıştır ve etraflarında da bir etraf çizgisi yoktur. M.S. 4. yy.da rule halindeki kitaptan sayfa halindeki kitaba gidilince, minyatür resim çerçeveli olarak sayfa içinde yerini almış ve bilhassa parşömen kağıdının keşfi, sayfa halindeki kitapların yayılmasına olanak vermişti. Minyatürün tarihine bakılırsa en eski minyatürler Ortaasyada Turfan, Kuça, Kızıl gibi kentlerde yapılan kazılarda ve Sasanilerde bulunmuştur. Minyatür, Suriyeli tüccarlar vasıtası ile İrlanda’ya gelmiş oradan da, keşişlerin yazdıkları İncil kitaplarıyla Avrupa’ ya yayılmıştır. Bu kesişlerin minyatür resimleri ile yazı bilmeyen Hıristiyanlara azizlerin hikâyelerini anlatmağa çalıştıkları biliniyor. Buradan da minyatürün anavatanının Asya olduğu görülüyor. Karoliyn sanatındaki minyatürlerden çoğunun 9. yy.da Bizans’tan gelen ressamlar tarafından icra edildiği ayrıca bir konudur.
İran, Selçukluların idaresinde iken en önemli minyatür sanatçılarının yetiştiği ve İranlı sayılan birçok minyatür ressamlarının Belh, Buhara, Horasan ve Herat gibi Türkistan şehirlerinden oldukları görülüyor. Arap minyatürleri bir artistik değerden çok bir çeşit zamanın adet, elbise ve renklerini veren vesika olarak değerlendirildiği halde, Türk ve İran minyatürleri artistik değer taşımaktadır. İranlılar minyatür renklerinde genel olarak daha postel değerlere gitmişler, buna karışık Türkler daha canlı renkleri sevmişlerdir. Osmanlılar minyatür ressamlarına nakkaş derlerdi.
Timur zamanında ve onu izleyen zamanlarda Herat büyük bir kültür merkezi idi. Birçok değerli minyatür ressamlarının saraya toplandığı onlara geniş olanaklar sağlandığı ve en güzel minyatürlü kitaplar hazırlattırıldığını ve büyük üne sahip ressamların yetiştiğini görüyoruz. 16.yy.da Behzat ve Mani gibi. Osmanlılarda Fatihten itibaren ili. Ahmet zamanına kadar m. sanatı çok gelişmiştir. Sinan Bey, Baba Nakkaş, Takma adı Nigari olan Reis Haydar; Nakşi, Osman, Levni gibi büyük sanatçılar vardır. Levni’den sonra m. resimden ayrılma eğilimi görülür ve sanatımız da Lale devrinde, Avrupa Barok sanatı etkisi ile manzara ve çiçek ressamlığına eğilim artar. Batı yazarları birçok Türk minyatür ressamını İranlı olarak tesbit etmek istemişlerdir. Yapılan araştırmalar ile bunlar gün ışığına çıkmaktadır.

Minyatür tekniği

Suluboya — guvaj tekniğidir. Fırça olarak kedi tüylü fırça kullanılırdı. Resim yapılacak kâğıt üzerine arap zamkı ile karıştırılmış çinko üstübeci sürülür. Bunun üzerine de ince tüy kalemle resmin deseni çizilir. Minyatürlerde bir eşyanın esas rengi ışık gölge düşünülmeden sürülür. Süs motifleri detayları ile aynen işlenir. Derinlik düşünülmez. René Hygh’e göre, Batı resim anlayışı derinlik yani üç buut görüntüsü esasına dayanır. Minyatürde ise derinlik ve perspektif yoktur. Figürlerde kişinin önemine göre büyüklük ve küçüklük vardır. Batı, minyatürde ne renk ne de çizgi bakımından Doğu ülkeleri gibi kibar ve asil bir anlatıma ulaşamamıştır. Hatta Batının minyatür bakımından Doğuya yaptığı etki olmadığı halde, Doğu bu alanda Batıya yol gösterici olmuştur. Matisse eserlerindeki bizim minyatürlerimizin etkisini bizzat belirtmiştir.

Mit

(Fr. mythe; Osm. üstüre; Alm. Mythus) Eski Yunanda efsanelere denir, efsane.

Mitoloji
(Fr., Alm, Mithologie) Eskiden ilm-i esatir, üstüre denirdi. Bir milletin uydurduğu ve inandığı efsanelerin tümüne verilen isimdir. Mitoloji, Yun. “Muthos” sözcüğünden alınmıştır. Eski Mısırlıların, Mezopotamyauygarlılarının ve Etilerin, eski Türklerin mitolojileri vardır.

Mizbah

Putperestlerin üzerinde kurban kestikleri taş. Buna eski Türkler “topsı” diyorlardı. Şimdi arı türkçede sunak karşılığıdır. (sunak). kurbantaşı.

Mobilya

(Fr. meuble; Alm. Möbel) Fransızcası hareketli anlamına gelen meuble, Lat. “mobilis=hareketli” sözcüğünden yapılmıştır. Kullanma amacına göre oturma ve yatmaya yarayacak möble ya da mobilyalar kullanılma yerleri arasındaki farklar ile çeşit kazanır: Yazı masası, yemek masası gibi. İlk sanatlı mobilyalar Eski Mısırda (tahtadan sandalyeler, işlemeli ölü yatakları, çekmeceler, masalar vb.) bulunmuştur. Pompeide mermerden masalar, bronzdan sandalyeler, üzerinde yatılarak yemek yenilen bronz kaplamalı yataklar bulunmuştur. İlk uygarlıkların rölyef ve resimlerinde, kullanılan mobilyaların biçimlerini görüyoruz. Eski uygarlıklar, örn. Antikite, Orta çağ, Rönesans, Barok ve Art Nouveau (Jugendsti hep süslü, oymalı, kakmalı, yaldızlı bir möble anlayışına önem vermişlerdir. Ilk olarak Bauhaus okulu süsden vazgeçmiş. mobilyanın görevi ve kullanılan maddenin elyafını değerlendirerek eşyanın formunu tayin etmiştir. Oyma ve kakma süslemelerin zarafeti yerine, genel formun ahenkli bağlılığı değerlenmiştir. İlk olarak İtalyan Erken Rönesans’ında (Batı dünyası için) proporsiyon ve armoni mobilyada düşünülmüştür. Antik süs ve profilleri önem kazanmıştır.
Rönesans’tan sonra Fransa, mobilya stilleri bakımından en önemli merkez olmuş, Rokoko ve 18. y.y. sonuna kadar hep bir stil merkezi kalmıştır. İslam ve Uzak Doğu mobilya stilleri bu ülkelerin geleneksel anlayışlar, içinde gelişmiştir. Bilhassa kakma ve oymacılık sanatı çekmecelere rahlelere, sehpalara ve dolaplara uygulanmıştır. Avrupa’da geleneksel mobilyadan uzaklaşma, İngiliz Morris ve Ruskin hareketi ile başlamış ve Almanya’da Bauhaus prensipleri ile bugünün fonksiyon ve konstrüksiyon” prensibi ile gelişmiştir. Bugün mobilyada düz yüzeyler, dinamik hatlar, aynen mimaride olduğu gibi hakimdir. Eğrilerin moda olan hareketli görünüşü terkedilmiştir. Süs terkedilmiş, inşa ahengi, süsün yerini tutmuştur.

Modelaj

(Fr. modelage; Alm. Modellieren) Kil ve balmumu gibi şekillendirmeye uygun maddeleri, heykelci kalemleri ya da elle, hacimli olarak biçimlendirme işidir. Bu çalışmalar esas yapılacak heykellere model hazırlama anlamını taşır.

Modern
(Fr. moderne; Alm. Moderne) Daima çağdaş görüşü ifade eder. Geleneksel olmayan anlamına gelir. Modern sanat da aynı şekilde geleneksel, olmayan en son sanat çalışmalarını ifade eder, Herbert Read moderni “anti akademik” olarak tesbit ediyor.

Modernizm
(Fr. Modernimse) Çağdaş anlayışa uyarak sanat yapma görüşü ve mesleği, çağcılık.
Modernizmin kapsadığı sanat akımları:

  • ArtNouvcau (1880-1910)
  • An and Craft (1861-1960)
  • Bauhouse (1919-1933)
  • Nabiler (1891-1899)
  • Ekpressyonizm (1905-45)
  • Die Brücke (1905-13)
  • Ash Can Okulu (1908-18)
  • Kübizm (1908-1920)
  • Fütürizm (1909-1914)
  • Soyut Sanat (1910-)
  • Der Blaue Reiter (1911-13)
  • Orfizm (1912-1914)
  • Vortisizm (1912-1915)
  • Suprematizm (1913-19)
  • Konsrüktivizm (1913-30)
  • Dada (1916-1924)
  • Art Deco (1920-1935)
  • Neo-plastisizm (1920-1940)
  • Sürrealizm (1924-1955)
  • Sosyalist Realizm (1930-1980)
  • Soyut Ekspresyonizm (1940-55)
  • Avangard Sanat (1945-75)
  • Op Art (1950-1965)
  • Sitüasyonistler (1957-72)
  • Pop Art (1958-75)
  • Kavramsal Sanat (1960-75)
  • Minimalizm (1960-75)
  • Fluxus (1962-75)
  • Land Art (yklş. 1965-80)
  • Ekolojik Sanat (1968 )
  • Neo-Ekspresyonizm (1970-90)

 

 

- N -


Naif Sanat

(Fr. naif, naive) Eğitim görmemiş sanatçıların kabul edilen estetik kuralların dışında biçimler yaratarak ortaya koydukları ürünler. Naif sanatçılar boş zamanlarında zevk için resim yapanlarla karıştırılmamalıdır. Naif sanatçı biçimsel kural ve teknikleri bilmemekle birlikte bir sanatçı tutkusuyla etkinlik gösterir. Naif yapıtlar çoğunlukla aşırı ayrıntılar içerir. Bu tür yapıtlarda genellikle ustaca karıştırılmış renkler ve tonlar yerine parlak ve doygun renkler kullanılır. Ayrıca naif yapıtlarda perspektif kurallarına pek uyulmadığı için figürler sanki havada asılı kalmış ve yüzüyormuş gibi durur.
Naif sanatın en tanınmış örnekleri arasında Fransız ressam Henri Rousseau'nun çalışmaları vardır. Özellikle portreleri, orman sahneleri ve egzotik bitki resimleriyle ünlü olan Rousseau'nun çalışmaları, türünün pek çok örneğinde görüldüğü gibi, donmuş bir hareket ve derin, sakin bir mekân duygusunu içerir. Figürler ise ya cepheden ya da tam profilden gösterilir. Naif resimde figürün kısmen saklanması ya da arkadan betimlenmesi çok enderdir. Rousseau duygu yoğunluğunu ve tutkularını pek çok naif ressam ve heykelcinin yaptığı gibi figürleriyle, ayrıca çizgi ve renklerindeki kesinlikle yansıtır.
Naif sanatın beğenilmesi çok yeni bir olgudur. Yaşayan pek çok naif sanatçı yapıtlarının bu denli merakla toplanabileceğini hiçbir zaman düşünmemişti. 20. yüzyılın ortalarına gelindiğinde hemen her gelişmiş ülkede öne çıkmayı başarabilen naif sanatçıya rastlanır. Bazı naif sanatçılar kendilerini profesyonel bir sanatçı olarak görüp halk tarafından tanınmayı beklerken, öbürleri ticari sergilerden uzak kalıp aileleri ya da dinsel kurumlar için resim yapmayı yeğler.

Nakış

Eskiden bizde minyatür ve tezyini resimlere denirdi. Bugün yalnız kadınların elde işledikleri işlemelere denmektedir.

Nakkaş

Eskiden renkli resim, minyatür ve duvar tezyinatı yapan ressamlara denirdi. Bugün nakkaş tezyini işlemeler yapanlara denilmektedir. “Nakkaş başı” da eskiden sarayın baş ressamlarına denirdi.

Naos

Yunan tapınaklarında sella (cella)nın bulunduğu yani tanrı heykelinin bulunduğu orta nef’e verilen isimdir. Naos Yun.’da tanrının evine denir.

Narteks

(Fr. nartex) Aslı Yun.’dır. Bazillika tipi kiliselerde portalin iç kısmına gelen ve bütün ön cephe boyunca uzanan ve oradan da sahınlara gerilen büyün hol.

Natüralizm

(Fr. naturalisme; Alm. Naturalismus) Güzel sanatlarda ışık-gölge, oranlar, renk değerleri ve karakteri, optik görünüş içinde aksettirme mesleğidir. Bu anlayışta bir eser, doğayı detayları ile içine alır. Naturalizmde doğaya mümkün olduğu kadar sadık kalınır. Naturalizmi realizm ile karıştırmamalıdır. Realizm yani gerçekçi anlayış ise bir şeyin gerçek karakterini göstermek için onun gerçek unsurlarını örtüp, göstermeyen detaylardan ayırarak ortaya çıkarma mesleğidir. İdealizm ise natüralizm ve realizmin aksine insanın bir ideale göre anlatım görüşüdür. Bir sanat eserinde bozan bütün bu görüşlerin az çok yanyana beraber olduğu da görülür. Hatta bazen bu görüşlerin birbirlerine çok yakın olduklarını da gözlemleyebiliriz. Naturalizm Barok ile gelişir. 19 y.y. peyzaj resmi natüralizmi çok kullanmıştır.

Natürmort
(Fr. naturemorte; Alm. Stilleben) Sözcüğü ilk kez 1800 tarihlerinde ortaya çıkan “natura morto”dan alınmıştır. Alm. Hollandalı sanat tarihçisi Houbraken tarafından ortaya atılan “stilleven” kelimesinden alınmıştır. Hareketsiz doğa anlamınadır. Fr.’sı ise ölü doğa anlamına gelir. Hareketsiz ve ölü şeylerin resmine denilmektedir. Ilk natürmortlar Pompei resimlerinde görülüyor. Ortaçağda natürmort yoktur. 16. yy. başında natürmort müstakil olarak resimde yerini alıyor. Ancak Dürer (147 1—1528) desen ve suluboya olarak bazı natürmortlar yapmıştı. Sanat tarihinde ilk natürmort olarak Jacobo de Barbari’nin 1504 yaptığı bir ölü kuş resmi gösterilmektedir. 17. yy.da natürmort bilhassa Hollanda ve Fransa’da görülmektedir. Natürmort böylece zamanımıza kadar önemini kaybetmemiş bir resim çeşidi olarak kalmıştır. 18. yy.da Chardin en güzel natürmortları yapmıştır.

Necef taşı
Küfe civarında Necef kentinde çıkarılan ve yüzük, tesbih santranç taşları yapılan kıymetli bir taştır.

Nef
(Fr. nef; İng. nave; Alm. Schiff; Arap. baldt) Bazilikalarda ve kiliselerde sütunlarla ayrılan her salon. Bunların ortasında “orta nef, orta gemi” ya da “orta sahın”, yanlardakine "yan nefler" denir.

Nefti
(Fr. vert ematoude) Koyu, acı yeşil.

Neft yağı
(Fr.t érébanthine) Çam ağacından çıkarılan bir sıvı olup boya sanayiinde ve resimde. yağlı boyaların inceltilmesinde ve fırçaların yıkanmasında kullanılır. Neft yağı içinde reçine ya da en iyisi sakız, 1:2 oranında eritilir ve içine bir miktar haşhaş yağı konıılarak resim için iyi bir inceltici yapılır.

Nekropol
(Fr. Nécropole) Yun. Ölü şehir anlamınadır. Antikitenin mezarlıklarına denir. Etrüsk sanat eserlerinin büyük bir kısmı bu nekropollerden çıkarılmıştır.

Nervür
(Fr. nervure; İng. rib, vaulting nib, Alm. Rippe) Genel olarak damar, çubuk tonoz ve kubbelerde taştan yapılmış iskelet, çerçeve kaburga. Dilimli kubbelerde dilimlerin ek yerlerine konulan yuvarlak kesitli silmeler.

Neshi

Nesih. Eski yazının güzel bir biçimi olup el kalkmadan yazılırdı. Bu yazı çeşidi ile el yazmaları ve Kur’an yazılırdı.

Nestâlik

ng. nasta’liq; Alm. Nastaliq; Arap. neskhto’Iiq) Nesih’le tâlik’ın karışmasından çıkan bir eski yazı çeşidi.

Nigâr

Resim ve çehre anlamına gelir. Eskiden portre yapan ressamlara nigârende ya da nigâri denirdi. Nigârhane de resim atölyesi anlamına gelirdi.

Nimfeum

(Fr. Nymphée, Alm. Nymphaum) Eski Romalılar da “nimfeum” derlerdi. Nimf tapınağı anlamına gelir. Nimfeum’lar bilhassa Romalılarda Kayzer devrinde bol nişli, sütunlu cephesi olan havuzlu; çeşmelerdir. Nimfeumlarda sütunlu kısım bir gezinti yeri olarak düşünülmüştür. Eski Yun böyle havuzlu çeşme vardı. 19. yy.da bu tip çeşmeler Avrupanın bir çok şifalı suları bulunan şehirlerinde inşa edilmiştir.

Nisbet

Oran.

Niş

(Fr. niche; Ing. niche, recess; Alm. Nische) Tezyin, pratik ya da inşai amaçlarla duvarlarda yapılan çeşitli hücre, yuva, göz vb.ne verilen genel terim.

Nişan taşı

Eskiden atılan okun düştüğü yere bir anı olarak dikilen ve atanın adı, oku attığı tarih yazılı taş. İstanbulda Ok meydanında böyle taşlar dikilirdi.

Nur aylası

(Fr. Auréole) Hıristiyan Azizleri’nin resimlerinde başları etrafına çizilen ışıktan halka.

- O -


Oba
Ortaasyada Türklerin içinde oturdukları kubbeli çadır. Biçimini meydana getiren iç iskeleti ağaçtan yapılır ve etrafı da keçe ile kaplanırdı. Bir çadırın ya da birkaç çadırda oturanların tümüne de oba denirdi (yurt).

Obelisk
(Fr. obélisque; Alm. Obelisk) Yüksek, dörtgen prisma biçiminde, yukarı doğru incelen, üstü piramit biçiminde son bulan ve yan yüzeyleri üzerinde hiyoraglif yazıları olan dini anlamlı ve güneş tanrısının sembolü taşlardır. Mısır'da 18. ve 19. Sülaleler zamanında dikilen bu taşlar İstanbul, Roma, Paris ve New York şehirlerine taşınmışlar ve meydanlara dikilmişlerdir.

Ocak davlumbazı

Evlerde ocakların üzerinde dumanı bacaya vermek için yapılmış olan külah olup buna “yaşmak” da denir.

Oculus
Okulus.

Odeon
(Fr. odéon; Alm. Odeion) Yunanistan’da içinde konserler verilen amfiteatrlara denmekle beraber bunların tam biçimleri hakkında bir bilgi edinilmemiştir.
Atinada Periklesin yaptırdığı Odeon’un yalnız temel duvarları kalmıştır.

Ofort

(Fr. eau-forte; Alm. Radierung, Aezkunst) Asitle yedirme gravür. Metal olarak çinko, bakır ve aleminyüm gibi madeni plaklar kullanılır. Bu plokların üzerine asitin etki yapmayacağı asfalt ya da 2 ölçü asfalt+2 ölçü balmumu + 1 ölçü reçine karışımı bir vernik eritilerek yaydırılır. Eğer yumuşak vernik yapılmak isteniyorsa 1 ölçü vernik içine 2 ölçü don yağı ya da vazelin katılır. Bu vernik daha çok ince izler elde etmek için kullanılır.
Gravür asiti ise, 1 ölçü nitrik asit 9 ölçü su ile yapılır. Asiti daima suyun içine az az dökmek gerekir. Vernikli plak hazırlandıktan sonra üzerine ucu sivri, bir aletle istenilen resim yapılır ve asitin içinde 10-15 dakika bırakılır. Ondan sonra plak, terbentin ya da benzin içine atılarak üzerindeki vernik temizlenir ve mürekkep yedirildikten -sonra basılır.
Asitle yedirme tekniklerinden bir de Akuatinta tekniği vardır. (akuatinta).

Okr

(Fr. ocre) Demir oksitli bir toprak boyadır. Sarıdan kırmızıya kadar çeşitli tonları vardır.
Ateşte kızdırıldıkça rengi kırmızıdan koyu kahverengine kadar koyulaşır. Su ve yağla karışır.

Okr sarısı

(Fr. ocre jaune) Sarı kil rengindeki toprak sarısıdır (toprak sarıları).

Oktogon

(Yun.) Sekiz köşeli bir temel üzerine yapılmış binaya denir.

Olgunluk çağı
Sanatta olgunluk çağı diye arkaik devirden sonra gelen klasik döneme denir.

Oran kanunu
Bir bütünün parçalarının, bütün ile olan ölçü münasebetleri. Sanat eserlerinin, estetik bakımından Oran’ın isteklerine cevap verecek şekilde olması gerekir. Oran için daima bir birim almak esas olmuştur. Buna küçük ölçü anlamında ldt.'de “Modulus” denmiştir. Antikitede Oran kanunu, sütun ölçüsünün tesbitinde esas olmuştur.
Ölçü, sütunun alt kısmının çapıdır. Bu “modulus” ya da Fr. “module”e göre, bir sütunun, çapının kaç misli. sütun aralıklarının kaç misli olacağı tespit edilirdi. Bu suretle onun her çağda başka başka olduğunu görüyoruz.
Oran kanunlarının her çağın mimari, heykel ve resim ölçülerinde önemli olduğunu görüyoruz. Örneğin Yunanistan’da heykellerin birimi başa göre tesbit edilirdi. Bu birimlerin tesbit edilmesi üzerinde, Yunan sanatında Polyk uğraştığını görüyoruz, Oran ile Rönesansta Alberti ve Leonordo’nun uğraştığını, -zamanımızda da bu o ya da proportion dediğimiz hususla- Corboussier’in uğraştığına tanık oluyoruz. Osmanlı klasik mimarisinde de oran üzerinde Mimar Sinan tarafından çalışmalar yapılmıştır. Yunanistanda da altın kesit ve sütunlu tapınaklar bu alanda yapılmış olan çalışmalardır.

Orfizm
(Fr. orphisme) Bu sözcük, Apollinaire tarafından Delaunay’ın Berlin sergisinin açılışında 1912'de kullanılmıştır. Apollinaire, Delaunay’ın resimlerinde, Picasso ve Braque kübizminin aşıldığını ‘şiirli ve müzikli bir anlayışa varıldığını açıklamıştır. Apollinaire bir açıklamasında Delaunay’ın esas bir renk, kendine uyan tamamlayıcı bir rengi bulmadığında, atmosfer içinde kırılıp güneş renklerini kendine çektiğini belirttiğinden söz etmiştir. Delaunay, İzlenimciler’in saf renklerine bağlı olup, Seurat’nın yatıcılığını da beğenir. O, saf anlatımın, simültane kontraslar üzerine kurulması gerektiğine ve bunun, renklerin dinamizmiyle, onların varlığını anlatmak için biricik olanak olduğuna inanıyordu. Rengin dinamiklikteki olanaklarının tüketilmesi, tamamen yeni ‘bir sanatın doğmasına sebep olmakta idi. Böylece de bu sanat kendine özgü kanunları getiriyor ve doğadan tüm bir bağımsızlıkla hareket edebiliyordu.

Orta Taş Çağı
(Fr. Mesolithique; Alm. Mesolithikum) Eski Taş Çağı ile Cilâlı Taş Çağı arasındaki intikal devrine denir. Kültür bakımından daha çok Eski Taş Çağına bağlı eserler yapılmıştır. Şimdiye kadar tanınan Orta Taş Çağı eserleri bazı kemik eşyalar olup üzerinde kazıma suretiyle yapılmış olan geometrik süsler vardır. Ancak bu çağda insanlar yağma ekonomisinden zirai ekonomiye geçmişler ve toprağı işlemeye başladıklarından ilk köylerin kurulduğunu ve mimari buluşların ortaya çıktığını görüyoruz. Böylece insanoğlu kapkaçak, çeşitli zirai aletler icat etmiş dili de zenginleşmiştir. İlk seramik örnekleri ve soyut süsleme ter bu çağda insanlık kültüründe yer almıştır.

Orta sahın
(Fr. nef centrole; Alm. Mittelschiff) Camilerde ve kiliselerde ortada kalan merkez sahın, salon, ya da nef. Yanlardaki gemilere ise yan sahın denir (-. nef).

Orta sahın penceresi
Kilise ve camilerde orta sahanın içine aydınlatan ve orta sahanın üst yan duvarlarına açılan pencelere denir.

Orthostat
(Fr. orthostates; Alm. Orthostaten) Antik yapılarda en alt kısımda bulunan yüksek dikine köşeli blok taşlara denirdi.

Oryantalizm/Oryantalist Sanat
Oryantalizm, genellikle Batılılar tarafından uzak ya da yakın doğu toplumları ve kültürleri üzerine yapılan çalışmaları tanımlar. 1974 yılında Edward W. Said, Avrupalıların Arap dünyasını nasıl gördüklerine ilişkin popüler ve bilimsel bilgi ile güç arasındaki ilişkiye vurgu yaptığı çalışmasında "oryantalizm" terimini yeniden tanımladı. Said'e göre oryantal, politik yönelimli bir terimdir: Bankların buyruk altına alınmış koloniyal 'öteki'ye ilişkin düşüncelerine gönderme yapar.
Tarih boyunca Batı kültürü, Doğu'yu, değişme göstermeyen bir toplumda yaşayan egzotik, baştan çıkarıcı bir kadın ve tehlikeli erkek şablonu kullanarak inşa etti. Sanat alanında oryantalizm, oryantal konular ve betimlemelerin Batılı gözüyle betimlenmesine gönderme yapar. Oryantalizm, çeşitli şekillerde ortaya çıkmıştır: 'Chinoiserie’ terimi, Avrupa'da 17. yüzyılın ikinci yarısında başlayan Çin'e özgü konuların moda olmasını tanımlamak için kullanılan bir terimdir. 17. yüzyılda, özellikle seramikte bir Çin modası etkili oldu. 1860 yılından sonra, Japon ağaç baskıları Avrupa'ya getirilince sanatçılar Japon sanatıyla tanıştı ve bu yönde bir eğilim oluştu ve Japonizm anlamına gelen 'Japoneries' terimi kullanılmaya başladı. Oryantalist ressamların konulan genellikle figür kompozisyonları ya da manzaradır. Özellikle Doğunun haremleri oryantalistler için çok çekici bir konu oldu.
Oryantalist sanatçılardan bazıları:

  • Bridgman, Frederick A. (1847-1928)
  • Delacroix, Eugène (1798-1863)
  • Gérôme, Jean Léon (1824-1904)
  • Goodall, Frederick (1822-1904),
  • Ingres, J.-A.-D. (1780-1876)
  • Vernet, Horace (1789-1863)
  • Weeks, E.L. (1849-1903)

Oturtma çatı
Beton tavan üzerine birbirlerine payandalarla bağlanmış babaların üzerine yatay olarak konur. Bu mahya aşıklarından meydana gelen çatı inşaatına denir. Oturtma çatı mokasında olduğu gibi ağırlığı yanlara verme çabası yoktur.

Oturtmalık
(Fr. soubossement) Bizde subasman da denmektedir. Binanın toprak üstünde kalan üst temeli olup toprak seviyesinden başlar, bir metre kadar yükseklikte ve bütün cephe boyunca devam eder. Oturtmalık ekseriya kaba taştan yapılır ve bunun üzerine gelen bina beden duvarlarından bir çıkıntı ile ayrılır.

Oylum

(Osm. hacım; Fr. volume) Plastik sanatlarda derinlik anlatımının etkisi. Mimaride oylum mekan karşılığıdır.

Ölü renk R
Renk şiddeti olmayan hafif renk demektir.

Örge

1— Bir bezemeyi meydana getiren ona öğelerden herbiri.
2— Sanatçının eserine koymak üzere doğadan beğenip seçtiği görüntü parçası (—. motif).

Ören
(Fr. ruine) Eskiden yapılmış bina, kale ve kent harabelerine denir.

Örtü ögeleri
Mimari yapıyı, belirli bir alanın üzerini, belirli bir strüktür düzeni ile kapamak olarak da tanımlayabiliriz. Örtünün gerçekleştirilmesinde en önemli etmen kapanacak alanın genişliği, yani iç dayanaksız olarak geçilecek açıklığın büyüklüğüdür. Tarih boyunca her yeni yapı kültürü, gittikçe daha büyük açıklıkları, daha kolay gerçekleştirilen strüktür sistemleriyle geçmek çabasında bulunmuştur. Bir açıklığı aşmak, eldeki malzemenin olanaklarına göre, aynı malzemeden tek bir parça ile, ya da birkaç malzemeden yanyana getirilen çok sayıda parça ile gerçekleştirilir. İki taşıyıcının arasını en ilkel şekilde, düz atkılı sistem dediğimiz bir kirişle (düz atkı) ile geçiyoruz. Mimarlık tarihinde buna olanak veren iki doğal malzeme, taş ve ağaçtır. Birbirinden farklı boyutlarda olmakla birlikte, taş veya ağaç­tan düz kirişlerin geçebilecekleri açıklık sınırlıdır. Bu malzemeler ve az gelişmiş çatı sistemleriyle en çok 11-15 m. arasındaki boşluklar örtülebilir. Çok özel hallerde bu açıklık ahşap bir tavanda 18-20 metreye ulaşabilir. Özellikle taş kullanıldığı zaman 5 m.yi aşan bir açıklığın örtülmesi pahalı ve çok zordur. Bu yüzden, taştan düz atkılı sistem, ya Mısır ve Yunan'da olduğu gibi çok özel sosyal ve ekonomik koşulların simgesellikle birleşmiş etkileri altında, ya da Güney Suriye'de, daha geç çağlarda görüldüğü gibi, çok özel malzeme koşulları altında gelişmiştir.
Ağaç çatı ya da tavanın inşası kolay ve daha ucuz olur. Bu sistem kuşkusuz ormanlık bölgelerde gelişmiştir. Ağacın bulunma koşulu, genellikle iklimin yağmurlu olmasıyla beraber gittiği için, ağaç örtüsünün çeşitli çatı biçimleriyle, bu arada yalancı kubbe yapısına benzer taşırtma tekniğiyle de, karşımıza çıktığını görüyoruz. Taş yapı biçimlerini etkileyen bu taşırtma ağaç tavanların örneklerini, Anadolu'nun bazı bölgelerinde, özellikle Kuzeydoğu Anadolu'da, günümüzde de bulabiliyoruz.
Gelişmiş çağdaş çatı sistemleri bir kenara bırakılacak olursa düz atkılı örtü, büyük mekan yaratmasını pek özendirmeyen, sınırlı bir örtü sistemidir ve yapı tarihinin ilkel bir aşamasına işaret eder. Bu sistemin kullanıldığı mimarlık üslupları, özellikle taş malzeme ile zengin iç mekân yaratmamışlardır. Özellikle, Mısır ve Yunan’da, anıtsal yapıların ilerlemiş bir iç mekân tasarımına sahip olmamaları, onlarda mimari tasarımın zayıflığı değil, fakat henüz yeteri kadar gelişmemiş yapı teknolojisinin sonucu olarak görülmelidir.

- P -


Paganizm
Putlara tapınma dinine denir. Putperestlik karşılığıdır.

Pagod

(Fr. pagode; İng. pagoda; Alm. Pagode) Hintçe bir kelime olup Avrupa’ya Portekizceden geçmiştir. Hint mabetlerine denir. Stupa ile aynı anlamı taşır. Pagodların birbiri üzerine konulmuş her katının ayrı bir saçağı vardır. Bazılarının üzerinde çatı da bulunur. Hindistan. Çin ve Uzak Doğu ülkelerinde görülür. Pagodlar ve ştuplar Asya mimarisinin Barok örnekleridir.

Pah

Birbirine dikey olan iki yüzeyin birleştiği bir duvar köşesini 45°’lik bir açı ile keskinliğini kaybettirme işi. Duvarcılıkta ve marangozlukta kullanılan sözcüktür. Buna marangozlukta köşe sivriliklerini şey olarak rendeleyerek yuvarlaştırma denir.

Pahlı sütun
Aşağı doğru bol köşeli yüzeyli sütunlara denir.

Paleolitik Çağ
(Fr. Paleolithitique; Alm. Paleolithitikum) Eski Taş Çağı, Eski Taş Devri

Palestra
(Fr. palestre; Alm. Palaistra) Yunanistan’da atletizm için kurulmuş idman yerleri idi. Etrafı sütunlu avluları, soyunma yerleri ve istirahat odaları bulunmaktaydı. Palestraların bize kalanları Hellenistik devirden olanlardır.

Palet

(Fr. palette) Ressamların üzerinde boyalarını karıştırdıkları tahta plak,

Palma
Hurma dalı biçimindeki bir zafer sembolüdür. Palma sağlam ve dayanıklı, bir ağaç olması yüzünden müsabakalarda kazananlara başarı sembolü olarak verilirdi. Böylece palma bir zafer sembolü olmuştur.

Palmet
(Fr. palmette; Alm. Palmette) Palmiye biçiminde bir nebat bezeme motifidir. Yaprakları simetrik olarak düzenlenmiş p. motifi Mısır ve Mezopotamyalılar ile Yunanlılar tarafından kullanılmıştır. Mısırlılar palmet biçiminde sütun bar da yapmışlardır. Palmet Roma mimarisinde de kullanılmıştır.

Pancur

(Fr. jalousie) Bir evin pencerelerinden içeriye ışık ve yaz sıcağı girmesine engel olmak için konulan kanatlı, fakat içeriye hava girmesine engel olmayan bir çeşit kepenktir.

Pandantif
(Fr. pendentif; Mm. Gewölbzwickel, Kuppelzwickel; İng. pendentive) Kubbeli inşaatta kemerler üzerine oturtulmuş kubbe ile kemerlerin arasını kapatan üçgen biçimindeki kubbe parçalarından her biri.

Pano

(Alm. Paneel, Tafel, İng. panel) Etrafı çerçeveli düz yüzeyler olup mimaride silmelerle sınırlıdır. Resimde de üzerine boya resim yapmak için hazırlanan düz tahta plaklara denir. Duvar resmi anlamına da gelir.

Panorama
(Fr. panorama) Bir noktadan bütün çevrenin görünüşünü gösteren manzara resimlerine denir. Panorama resmini göstermek için silindir biçiminde binalar yapılmıştır ki, bunlara panorama binaları denir.

Panoramik
(Fr. panoramique) Bir noktadan bütün çevreyi içine alan görünüşlere denir.

Panteon
(Fr.; Alm. Pantheon) Roma’da kubbe çapı 39,5 m. olan Antik çağda yapılmış dünyanın en büyük kubbeli inşaatıdır. Roma krallarından Hadrian tarafından M.S. 115-125 yıllarında Suriyeli bir mimara yaptırılmış bir tapınaktır. Yüksekliği 43 m.dir. Işık, kubbenin ortasındaki 9 m. çapındaki yuvarlak bir delikten girmektedir. Paris’te büyük adamların içine gömüldükleri bir Panteon daha vardır.

Papirüs sütunu
Mısırlıların Orta ve Yeni İmparatorluk çağında kullandıkları başlığı papirüs yaprağından esinlenen bir sütun biçimi.

Paradies
(Alm.) Atrium.

Parçalama
(Fr. deformation) Sanatçının model olarak ele aldığı nesnenin görünüşünü yorum amacı ile değiştirmesidir. Böylece nesne sanat eseri haline gelir.

Partenon
(Fr. Parth) Yunan tanrısı Athena Parthenos adına inşa edilmiş Akropoldeki bir tapınaktır. Dorik düzende, iç kısmı- üç nefli bir esas kısım ile bir küçük odadan ibarettir. Etraf, çift sıra sütunludur. Partenon, mimar İktinos tarafından planlanmış ve Fidyas tarafından da inşaatına nezaret edilmiştir.

Pastel-resim
Kuru boya tekniğidir. Süzgeçten geçirilmiş yulaf lapası pastel boya tozlarının yapıştırıcı kuvveti olarak en iyi malzemedir. Jelâtin, yapıştırıcı olarak kullanılacaksa suya oranla % 3, ara zamkı kullanılacaksa % 2 oranında alınır. Kitre ise 3 gr. bir litre su için yeterlidir. Su ile karışan boyalar, pastel imali için kullanılır. İlk kez 15. yy.da kullanılmıştır. Bu tarihlerde pastel yalnız desenlerin renk kullanılmıştır ve pastel, desen anlayışındadır. 16., 17. y.y.’da İtalya, Almanya, Fransa’da gittikçe yayıldı. 18. yy.da pastel bir çeşit boya resim anlayışı kazanmağa başladı. Maurice Quentin de Latour bu yeni çalışma alanında ün kazandı. Fransız klâsisizmi zamanında pastel itibarını kaybetti. İlk kez 1870 yıllarında Degas ve Almanya’da Lenbach ile pastel yeniden önem kazandı. Pastel bugünün resminde değerini korumaktadır.

Patates baskı
Yüksek baskı.

Payanda
(Fr. étançon; İng. prop, stay, stanchion; Alm. Stütze) Bir duvarı tutmak ya da takviye etmek için tazyiki karşılamak üzere kullanılan destek.
Payanda, belli bir noktada duvar genişletilerek meydana gelir ve duvar yüzünde bir çıkıntı oluşturur. Türkçe'de, ikisi de Fransızca olan contrefort ve pilastre sözcükleri kullanılmaktadır.

Paysage
(Fr.) Manzara resmi.

Peplos
Eski Yunanlılarda kadınların omuzlarına bir kopça ile tutturdukları kumaş elbise.

Perdah
Bir maden levhayı ya da duvarı iyice düzlemek. Perdah zımpara mala vb. ile olur.

Pergola
(Fr.) Asma ya da sarmaşık sardırılan tahta, taş sütun ya da direkler üzerine kurulan çardak. Modern evlerin teraslarında yapılan ahşap çardağa benzeyen inşaat. Bizde çardak karşılığıdır.

Peridrom
(Fr. Péridrom) Yunan tapınaklarının etrafında, sütunlarla çevrili, altında gezinilen kısım.

Peripter
(Fr. Peript) Eski Yunanda etrafında bir sıra sütunu bulunan tapınaklara denir.

Perisitilum peristil
(Fr. peristyle; Alm. Peristy)
1—Yunan evlerinin etrafı sütunlarla çevrili bahçe gibi düzenlenmiş avlusu. Bu biçim, Romalılar tarafından aynen alınmıştır.
2— Bir yapının ön yüzünde sütunlu giriş.

Perspektif manazır
(Fr. perspective; Alm. Perspektive; Löt. perspicere) Oylumun ve onun içindeki eşyaların ve nesnelerin ayni görüş noktasına göre, bir yüzey üzerine, gerçek görüntüsüne göre tespiti ve resmedilmesine denir. Bir camı bir oyluma tutup bunun üzerine bütün eşyanın ve oylum görüntüsünü çizersek her eşya yakın ve uzaklıklarına göre büyür ve küçülür. Böylece p.’e uygun bir resim meydana gelir. Bu görünüşe göre, oylumun, eşyaların tespitine perspektif denir. Resimde çizgi perspektifi, renk perspektifi gibi deyimler de vardır. P.’de “bakış noktası”, “kaçış noktası”,“ufuk hattı” gibi görünen şeyin matematik olarak p. çizimi 15 yy.da Floransalı mimar Brunellechi tarafından bulunmuştur. Bu bilimsel p.’e göre ilk resim Masaccio 1425’de yaptığı fresklerde uygulanmıştır. Bilimsel P. yanında Japonların “hava P.” inde eşyalar yukarıdan aşağı belli bir bakış noktası dikkate alınarak yapılır.

Pervaz
(Fr. boguete) Kapı ve pencerelerde silmeli kenarlık

Petek
Minare.

Pieta
İsa’nın cansız bedenini tutan Meryem Ana imajı.

Piktografi
(Fr. pictographie) İlk insanların resimle ifade ettikleri yazılar. Yani bir şeyi resimle göstermek suretiyle yazılan resim şeklindeki yazı.

Pilastr
Gömme sütun. Duvar giyiminde dekoratif bir etkisi olup, taşıma gücü olmayan, duvara yapışık biçimde gösterilen sütunlar Antik Çağ, Rönesans ve Klasisist devirde kullanılmıştır.

Pilpaye
Filayağı.

Pinakothek
(Yun.) Resim koleksiyonu anlamındaki bir kelimeden alınmıştır. Sonradan resim müzelerine denilmiştir. Atina’da Akropolis’de bir pinakothek vardı. Münchner Pinakothek gibi.

Pitoresk resim
(Fr. pittoresque; Alm. malerisch.) Doğa parçalarının katı bir biçimde anlatılmamış çolak ve artistik -bir heyecanla yapılmış olan resimlerine denir. Yani boyanın kendi güzelliğinin görünüşüne önem vererek yapılmış resim. İlk kez l9. yy.da pitoresk resmine gereksinme duyulmuştur.

Plakat boya
Bugünkü boya endüstrisinde içinde plastik tutkal bulunan kapatıcı afiş boyalarına denir.

Plion
(Fr. pylon; Alm. Pilon) Kapı Kulesi. İki tarafı kuleli, büyük, anıtsal kapılara denir. Mısır mabetlerinden bazılarında plionlar görüyoruz, Karnak Tapınağındaki gibi.

Plastik
(Fr. plastique; Alm. Plastik; Arap. tecsim; Ing. plostic)
Bir cismin yoğrulabilir bir madde ile örneğini yapma. Heykel ifl her nevi. Genel olarak üç buutlu anlatım, üç buutlu eser.

Plastik boya
Plastik tutkallarla yapılmış boyalar olup daha çok dekorasyon işlerinde kullanılış.


Plastik sanatlar
(Fr. arts plas tiques) Resim, heykel ve mimari sanatlarına denir. Üç buutlu anlatımı olan sanatların ismidir.

Plastilin
Üst baş ve eli kirletmeden heykel çalışmalarında kullanılan bir madde olan plastilin 13 kısım süzülmüş kil ya da kaolin, 31 kısım balmumu, 5 kısım çinko üstübeci, 28 kısım kükürt, 14 kısım zeytinyağı birbirleriyle eritilerek ve içine bir miktar suda eriyen toz boya konularak elde edilir.

Platform
(Fr. Plate-form) Tabandan yüksekçe yapılmış düzlem, set.

Platöresk
(Fr. plateresque; İng. platteresque; Alm. Silberscmied stil) Mimaride, kuyumculuk işlerindeki biçim ve süsleri andıran ve bilhassa İspanyol Rönesans’ını karakterlendiren üsluba denir.

Podlum

1—Roma amfiteatrlarında ortadaki oren kısmını basamaklı oturma yerlerinden ayıran alçak duvar.
2— Odanın bir kısmına yapılan yüksekçe döşeme
3— Amfiateatrlarda imparatorların oturmalarına mahsus yüksekçe yer, set.

Polikromi
(Fr. polychromie) Çok renklilik demektir.

Pompadur üslübu
Fransa’da 15. Louis (Lui) zamanındaki Rokoko üslubuna denir (Rokoko).

Porfir
Somaki mermer.

Porselen
Keramik.

Portal
(Fr. portail; İng. door way, gate, gateway; Alm. Portal; Arap. bal, kebir) Önemli binaların cephelerinde yer alan yapının mimari üslübunu temsil eden anıtsal giriş kapılarına denir. Taçkapı da denir. Portaller bina cephesinin en dikkati çeken mimari unsurudur.

Portik ya da portikus
Batı dünyasında anıtsal büyük yapıların önlerine Yunan ve Roma tapınaklarına olan hayranlıkla ayak ya da sütunlar üzerine oturtulmuş giriş yapısı. Yalnız başına olan p.’ler de vardır ve meydanlara yapılmıştır.

Portre
(Fr. potrait; Alm. Portrat, Bildnis) Belli bir kişinin heykel malzemesi, boya, grafik ya da desen ile yapılan resmi olup o kimsenin karakterini ve ifadesini tamamen veren resimlere denir. Portre yalnız baş, göğüs, dize kadar, olduğu gibi ayrıca boy ve aile portreleri olarak çeşitli ölçülerde işlenmiştir. Eski Mısırda bir gerçekçi portre sanatı vardı. Portrede Yunan idealizme, Roma natüralist bir anlayışa önem veriyordu. İlk kez Rönesans öncesi ve Rönesans’ta portre sanatı gelişmeğe başlamış, Rönesans ve Barokta dikkate değer portreciler yetişmişti. Bizde portreye Osşebih denirdi. Sonradan tasvir denilmiştir.

Poşat
(Fr. pochade) Not alma anlamında ve çabuk olarak birkaç fırça darbesi ile yapılması istenilen resimlere denir (taslak).

Pota
Madeni döküm için, içinde mad eritilen pişirilmiş toprak kap.

Pre-Raffaelitler
(Alm. Präraffaeliten; İng. Raphaelite-Brotherhood) 1848 de Rosetti Hunt ve Millais tarafından kurulan İngiliz sanatçılar birliğinin mensupları. Bu birlik, adını, John Ruskin’in 1851 de yayımladığı “Pre-Raphaelisme” adlı kitabından almıştır. Pre-Raffaelitler ülkülerini 15. y.y.’ın Botticelli. Mantagna vb. gibi ressamlarının, insana kazandırdığı vicdanlılığı ve dürüstlüğü benimsemişler ve bu amaçlarını dini, ruhsal bir resimde yansıtmışlardı. Endüstriyi insan vicdanının oluşmasında tehlikeli görüyorlar ve Ruskin ile Morris’in düşüncelerini paylaşıyorlardı. İngilizlerin “New-Art" (art nouveau) akımı, Pre-Raffaelitler’in yarattığı bu zemin üzerinde 19. y.y. sonunda doğma olanağı bulacaktı.

Primitifler
İtalya’daki 13. 14. ve kısmen 15. yy. ressamlarına denir.

Primitif sanat
İlk(s)el sanat.

Prizma renkleri
Gök kuşağı renkleri alan kırmızı, turuncu, sarı, yeşil, mavi, lacivert, mor. Empressiyonizm ile ilk olarak resim sanatında açık hava resmine girilmiştir.

Profil
1—Portre sanatında bir insanın tam yandan resmi.
2— Binanın dik olarak bir yüzey ile kesilme sinden meydana gelen kesiti.

Pronaos
Eski Yunanlılarda mabedin önünde sütunlu revaklı olan kısım. Pronaosun üst kısmı örtülü olup alınlığı üçgen biçimindedir.

Proporsiyon
(Fr. proportion) Nispet, oran. Parçaların birbirine olan oranları.

Prostil
Yunancada önü sütunlu ve revaklı olan tapınaklara ya da yapılara denir.

Protodorik sütun
Eski Mısır sanatında kullanılmış yivli bir sütun olup Yunanlıların Dorik sistemine benzediğinden bu ad yanlış olarak verilmiştir.

Prototip
Ele model olarak alınan esas orijinal.

Putrel
(Fr. poutrelle) demirden olan kirişe denir.

Putto
(Fr. putto; Ital. putti = çocuk sözcüğünden. Alm. Putten)Çıplak küçük çocuklar olup kanatlı ya da kanatsız olarak İtalyan Erken Rönesansının bir buluşu olarak çocuk meleklerin bir karşıtıdır. Puttolar için Antikitenin Amorette’leri örnek alınmıştır. Ancak Puttolar dünyevi bir varlık tasavvur edilmişlerdir ve Rokoko’da çok kullanılmışlardır, Barok resim ve heykel sanatının önemli bir unsuru olmuşlardır.

Modle etme
Resim ve heykelde form verme işine denir. Oylum duygusu uyandırma işidir.

Modul

Esas ölçü. Bir sanat eserinde bütün parçalarda esas olacak ölçü.

Modülasyon

(Fr. modulation; Alm.’ Modulation) Farklı renkli değerlerle birbirine bağlı geçiş. Cézanne’ın resimlerinde biz modülasyonu görüyoruz. Kendi resimlerindeki modülasyona Cézanne “modulation cadencée” adını vermiştir.
Modülasyon resimde ışık-gölge, degredasyon ya da çeşitli renk ilişkileri kullanarak biçimlerin gerçek oldukları ya da üç boyutlu bir forma sahip oldukları yanılsamasını sağlama tekniği.
Modülasyon Kadanse Cézanne'in resimlerinde kullandığı modülasyonu tanımlamak için kullanılan terim. Modülasyon kadansede, sıcak renklerle soğuk renkler yan yana getirilerek, hacim ve perspektif etkileri oluşturulmaya çalışılır.

Moloz döşek
(Fr. blocage) Temel duvarları içine, kaba taşlarla yapılan doldurma yatak. moloz duvar — Moloz ya da temel taşı denilen kaba taşlarla örülen duvara denir. Moloz taşları, muntazam olmayan taşlardır.

Moloz taşı

Taş ocağında kırıldığı gibi çıkan muntazam olmayan taşlar.

Monografi
(Fr. monogrophie) Yalnız bir sanatçının hayat ve eseri hakkında yazılmış kitaba denir. Bir tek eser hakkında yazılmış kitap için de bu sözcük kullanılır.

Monogram

Sanatçı isimlerinin başlangıç harflerine denir. Monogram Tanımlayıcı bir işaret olarak kullanmak için; bir ya da daha fazla harften, özellikle de bir ismin ilk harflerinden oluşturulan tasarım. Birçok sanatçı çalışmasını imzalamak için isminin tamamım kullanmaktansa isminin ilk harflerinden oluşan bir monogramı tercih etmektedir. Örneğin Albrecht Dürer A ve D harflerinden oluşan bir monogramı kullandı.

Monokrom / Monokromatik Resim
Tek rengin farklı tonlarıyla yapılmış resim anlamına gelmektedir. 1945 yılından itibaren bir grup ressam, Malevich ve Rodchenko'nun tek bir rengin tonlarıyla yaptıkları soyut resimleri örnek aldı. Monokromatik resimler indirgeyici estetiğin/minimalizmin aşın bir örneğiydi. Monokromatik resimlerin en ünlü örnekleri Yves Klein tarafından 1950’li yıllarda üretildi. Klein, resimlerinde kullandığı çok özel pigmentlerin patentini de aldı: Klein Mavisi, Pembesi ve Altını. 1960 yılında küratör Udo Kultermann bir mono­kromatik resim sergisi düzenledi. 1981 yılında da Marcia Hafif, bu tarz resmin, 'saf, 'gerçek’, 'somut’ ve 'mutlak’ olduğunu deklare etti. Robert Rauschenberg (d. 1925), Robert Mangold, Pierro Manzoni, Ad Reinhardt, (1913-1967) ve Frank Stella (d. 1936) monokrom resimleriyle tanınan diğer sanatçılardır.

Mondit
Tek taş yapılmış heykel ve sütunlara denir.

Monopil
(Yun. mono = tek, pili = kapı sözcüklerinden) Tek kapılı tapınak ya da bina.

Monopter
(Fr. Monoptére, Alm. Monopteros) Yunan ve Roma tapınaklarının ender görülen bir formu. Kubbeli, yuvarlak bir bina olup kubbe, sütunlar üzerine oturtulmuştur. Sella’sı yoktur. Bu form bilhassa Barok ve Ampir üslubunda bahçe tapınağı olarak tekrar ele alınmıştır. Antikitede en önemli örneği Augustus ve Akropoldeki Roma tapınağıdır (tapınak).

Monotipi

(Fr. monotypie; Alm. Monotypie) Tek bir baskı olanağı veren grafik tekniğidir. Gümüş kaplama yapılmış bir bakır plak’a yağlıboya ya da matbaa mürekkebi ile yapılmış olan resim üzerine bir kağıt konulur ve gravür presinde basılır. Bir de reçineli bakır plak üzerine resim yapılıp gene gravür presinde basılan şekli vardır ki bundan üç nüsha baskı yapmak mümkün olmaktadır. Bunun dışında cam üzerine rule ile matbaa mürekkebi sürülüp üzerine kağıt konarak kağıdın üstüne sert bir uçla yapılan monotipi tekniği vardır ki, bu da tek bir örnek verir ve ayrıca prese lüzum kalmaz, Degas çeşitli monotipiler yapmıştır.

Monumental
(Fr. ve Alm. Monumental) Anıtsal.

Motif
(Fr. motif; İng. motif, pattern; Alm. Motiv, Thema) Genel olarak güzel sanatların her kolunda kompozisyonun esasını teşkil eden öğe. Tezyinatta süs teşkil eden ayrı ayrı biçimlere verilen isim.

Mozaik
(Fr. mosaque; Alm. Mosaik) Süsleme ya da figürlü yüzey dekorosyonu için yanyana renkli taş ya da cam parçaları ile yapılan resim. Zemin, duvar ve kubbeler için çok kullanılmış bir tekniktir. Mozaik yapılacak .zemine bir sıva yapılıp bunun üzerine yan yana m. malzemesi olan cam ya da taş parçaları bir yüzü dışarda kalmak üzere gömülür. Mozaik ilk önce ilk uygarlıklar zamanında Mezopotamya’da, Yunanlılarda, Romalılarda, Bizans’ta, Ravenna’da çok kullanılmıştır. Zamanımızda bina dekorasyonlarında başvurulan bir tekniktir.

Mukarnas
(Fr. stalactite; stalactite; Stalaktit; Arap. mukarnas) Mimaride içerlek bir kısımdan üstte bulunan çıkıntılı bir yüzeye geçerken, bir destek ve aynı zaman da bir süs teşkil etmek üzere kullanılan prizma biçimindeki küçük bindirmeliklere denir. İstalaktit.

Mum heykel

Bir insanın mumdan yapılmış ve tabii renkleri boylanılarak yapılan heykel. Maddesi balmumu-f-terbentin, ağaç yağı ve başka maddelerin karışımıdır. Mum Heykel’in tarihi, ölülere tapan inançların bulunduğu zamanlara kadar uzanır. Yunan Hellenistik sanatının mumdan yapılmış maskeleri, Romalılar zamanının mumdan yapılmış ve boyanmış mum heykelleri, ölüleri hatırlatmak için kullanılıyorlardı. Bazen bütün vücudun tıpkısı yapılarak cenaze taşınırken gösteri için kullanılıyordu. 14. yy.da aynı ödet tekrar Venedik ve İngiltere’de itibar görmüş ve bu mum heykelleri Foucquet, Meit, Perr Clouet gibi önemli sanatçılar yapmağa başlamışlardır. Halen bu çeşit mum heykeller ünlü kişilerin canlı heykellerini sergileyen müzeler için yapılmaktadır.

Mumlu boya

(Fr. encaustigue; Alm. Enkaustik) Balmumu ile toz boyaların karıştırılmasından çıkan bir boya. Bu boya ile resim yapmağa da enkoustik denir. İlk örnekleri Eski Mısırlılar, Yunanlılar ve Romalılarda görüyoruz. Bu teknikte resimler Bizans İkonnalorında da çok kullanılmıştır.

Müdejar üslübu

İspanyolca “estilo mudejar” Endülüs Emevi devleti yıkıldıktan sonra İspanyolların İspanya'da kalmalarına müsaade ettikleri Arapların (müdejar) sanatçıların yaptıkları bina ve dekorasyon üslubuna denilir. M.’nda eski Arap unsurları olan at nalı biçiminde kemerler, ıstalaktitli kubbe, kabartmalı süslemeler, majolika çiniler aynen yer alır. 14. yy.da olgun çağını yaşayan bu üslubun önemli eserleri eserleri Toledo ve Sevilladadır. Kiliselerden Estra Madura Guadalupe da gene bu üslupla yapılmıştır. Majolika keramik. Mudbjor’lar tarafından bütün Güney İspanyaya yayılmış oradan da Majorco adası vasıtası ile kalyaya geçmiştir.

Müze

(Yun. mouseion = periler tapınağı; Alm. Museum; Fr.musée) Müze çağımızda bir kültüre ait eserleri bir araya getirmek ve herkesin yararlanmasına sunmak normal görülmektedir. Ancak eski çağlarda eserlerin bir araya getirilmesi tapınaklarda görülüyor. Fakat bunları belirli kişiler görüyorlardı. Bu eserlerin biraraya getirilmesinde esas, sanat değeri değil, din yönü önemli oluyordu. Bu günkü anlamda sanat değeri dikkate alınarak yapılan ilk koleksiyonlara Hellenistik çağda rastlanıyor, özellikle Bergama’da. İskenderiye’deki Müzelere tahsis edilmiş yapıya ‘Museion=periler tapınağı” denmiş, sonra da bu sözcük sanat koleksiyonlarının toplandığı yerlere ad olarak verilmişti. Ortaçağda kiliseler camiler hep sanat eserleri’nin toplandığı yerler idi. Ancak burada da esas, sanat değeri değil, din değeri idi. 14. yy.da ilk kez Fransa’da Sanat değeri dikkate alınarak birçok sanat eseri bir araya getirildi. Fakat bugünkü anlamda ilk Müze 1759'da İngiltere British Museum, 1793'de Fransa'da Louvre müzesidir. Bizde ilk müze Osman Hamdi Bey tarafından kurulmuştur.

R-

READY-MADE (İngilizce) : Bir sanat yapıtı olarak benzerleri arasından seçilip değerlendirilmiş, üzerinde bir değişiklik yapılmaksızın kullanılmış ya da üzerindeki değişiklik sadece üretimi sırasındaki rastlantılara bağlı olarak ortaya çıkmış endüstri ürünü obje. İlk kez Dada Akımı'nın ünlü beyni M. Duchamp tarafından öne sürülmüştür. Gerçekte, bir sanat yapıtı olmaktan çok, sanat alanındaki geleneksel yaratma yöntemlerine bir eleştiri olarak yorumlanabilir.

RENK (Color) : Üç temel renk vardır : kırmızı, mavi ve sarı. Siyah renk değildir; çünkü üzerinde ışığın yansıyabileceği boya yoktur. Beyaz ise gökkuşağındaki tüm renklerin yutulmasından kaynaklanır.

RENK (Hue) : Renk tonu, renk. Bir renge daha teknik ve spesifik olarak deyinilirken kullanılır.

RESİM DÜZLEMİ (Picture Plane) : Resim sanatında üç boyutlu nesne ve varlıkların iki boyutlu olarak üzerinde betimlendiği düzlem. Kullanımı tüm uygarlık ve üsluplarda farklıdır. Örneğin Rönesans ve sonrasında Modernizm'in başlangıcına dek, Avrupa resim sanatını nesnelerden sanatçının gözüne gelen ışınların kestiği saydam bir düzlem olarak değerlendirmiştir. Bu anlamıyla resim düzlemi sanatçının gördüğünü, "gördüğü biçimde" resmetmesini sağlayan bir araçtır. Oysa, diğer toplumların resim sanatlarında resim düzlemi ancak varsayımsal bir gerçeklik taşır. Batı sanatında "resmetmenin aracı" olan resim düzlemi, diğer toplumlar için "resmin amacı" dır. Gerçekler izdüşümüyle onun üzerine saptanmaz; tam tersine, gerçekleştirilmek istenen şey, betileri onun üzerinde amaçlanan etkiyi verecek biçimde kompoze etmektir. Dolayısıyla, nesnelerin gerçekte nasıl göründükleri değil, resim düzlemi üzerinde nasıl düzenlendikleri sorunu ağırlık taşır. Örneğin, Türk resim sanatı bu anlayışla çalışmıştır.

RESİMSİ (Painterly) : İlk kez ünlü İsviçreli sanat tarihçisi Wöfflin tarafından ortaya atılan ve resim sanatı tarihinde görülen iki karşıt anlayıştan birini anlatmak için kullanılan bir terim. Almanca olan özgün biçimi "malerisch"tir. Rönesans'ta rastlanan kesin konturla sınırlanmış resimsel betiler yapma anlayışına karşıt olarak, Barok'ta betilerin oluşturulmasında çizgi ağırlık taşımaz; renk nüansları ve tonlarla ışık - gölge düzeni betiyi vareden ana ögelerdir. Bu resmetme anlayışı "resimsi" olarak nitelenir.

RETROSPEKTİF (Retrospective) : Retrospektif, "geriye bakış" anlamına gelir. "Retrospektif Sergiler" ise bir sanatçının sanat yaşamı boyunca gerçekleştirdiği yapıtlardan örneklerin irdelendiği ve değerlendirildiği toplu sergilemeler için kullanılan bir terimdir.

RİTM (Rhythm) : Gözle görülebilir devamlı biçimlerin tekrarı ile elde edilen akıcılık veya devamlılık. Ölçülü vurguların kullanılması. Renkler, motifler veya fırça ve/veya spatul darbeleri ile yakalanan müzikaliteler...

RÖPRODÜKSİYON (Reproduction) : Bir sanat ürününün, özellikle resmin çoğaltılması. Bu işlem genellikle basım yöntemleri kullanılarak yapılır. Bir sanat eserinin bu anlamda çoğaltılması ve röprodüksiyon sayılabilmesi için, özgün yapıtın gerçekte tek nüsha olarak yapılmış olması gerekir. Röprodüksiyonu kopyadan ayıran özellik, onun taklit olmayıp, yalnızca özgün yapıtın özgün tekniği dışında bir teknikle yaniden üretilmesidir.

- S -


Sağırrenk

Mat, esmer renklere denir. Sağırrenk şeffaf değildir.

Sağrı

Damlarda birleşme yerlerinden aşağıya doğru inen meyilli mahyalar arasında meydana gelen, üçgen biçimindeki dam kısımları. Sağrılarda su akıntısı temin edilir.

Sahın

(Fr. nef. naos; Alm. Schiff; Arap. balöt) Camilerde ve kiliselerde mihraba doğru uzanan ve birbirinden sütunlarla ayrılmış kısımlardan her biri. Buna Almanca karşılık olarak gemi denilmektedir.

Sahanlık ya da sahınlık

Merdivenlerin ortalarında, dönemeç kısımlarında ve bittiği yerlerde yapılan düzlükler.

Sanat Eleştirisi

Bir sanat çalışmasının tanımlanması, analiz edilmesi, değerlendirilmesi, yorumlanması, açıklanması ve yargılanması. Genel sanı, eleştirinin muhakkak olumsuz olduğudur. Ancak eleştiri olumsuz olabileceği gibi olumlu aşamalar da içerir. Eleştiri yöntemleri bir sanat çalışmasının bağlamını, içeriğini ve biçimini göz önünde tutmasına/yaklaşımına göre epeyce değişir. Sanatın, sanat bilimi çerçevesi içinde ve daha çok çağdaş sanat yaratılan üzerinde durularak yargılama ve değerlendirilmesi. Sanat eleştirisi, sanat tarihi, sanat kuramı, sanat psikolojisi ve sanat sosyolojisi gibi yan disiplinlerden yararlanır. Sanat eleştirisi, estetik bilimini ve sanat kuramını da etkiler. İlk örneklerine Antik Yunan'da rastladığımız sanat eleştirisi, esas olarak 18. yüzyıl ortalarında, Fransa'da Diderot ile karşımıza çıkmaktadır Eleştirel analiz için birkaç basamak vardır:
1) Bir sanat çalışmasına ilk tepki (ilk tanımlamayı içerir).
2) Çalışmada sanatın elemanlarını ve/ya da konusunu tanımlama (daha fazla tanımlamayı içerir).
3) Çalışmada sanatın elemanlarım düzenlemek için hangi ilkeler kullanılmış, bir sanat çalışmasının düzenini tanımlama (çok daha fazla bir tanımlamayı başlatmak).
4) Çalışmada bulunan, sanatçının dışavurumlarını; fikirlerini, ruh durumlarını ve duygularını analiz etme (anlamı tanımlama).
5) Çalışmadaki anlamı ve artistik değeri biçme, değerlendirme (yargı).
"Sanat eleştirmeni olma; sadece resim yap çünkü kurtuluş resim yapmaktadır" Paul Cézanne.

"Eleştirinin işlevi yapıtın ne anlama geldiğini göstermek değil, nasıl o şey olduğunu, hatta onun o şey olduğunu göstermek olmalıdır" Susan Sontag.
Sangin
(Fr. sanguine) Demir oksitli, kiremit renginde bir boyadır. Sangin kalem halinde ve sulu olarak Rönesans ve Barokta çok kullanılmıştır. Sangin kalemi ile gerek Michelangelo gerekse Watteau güzel desenler de yapmışlardır.

Sanktuaryum

Tapınaklarda sunağın bulunduğu ve yalnız din adamlarının girebildikleri kutsal yer. Tapınakta mihrap durumunda olan yer.

Sarak

Binaların yüzlerinde dikine olarak devam eden enli, az çıkıntılı, süslü ya da düz silmelere denir.

Satirik

Olayları tenkit ve hicveden resimli karikatür dergilerine denir. Cinsi duyguları tahrik eden yazı ve resimlere de satirik adı verilir.

Saydam boya

(Alm. Glasur, Fr. Glacis, lasur; İng. glazing) Resim ve çömlekçilikte önceden sürülmüş bir renk ya da temel zemin rengi üzerine sürülen cam gibi boya. Çömlekçilikte saydam boya sürüldükten sonra tekrar pişirme yapılır. Avrupa Barok sanatçıları saydam boyayı alt boyamadan sonra bir teknik yöntem olarak kullanmışlardır. Çağımızda ise saydam boya resimde pek makbul sayılmamaktadır. Ancak bu değerlendirme bir kural olarak da kabul edilmemektedir.

Sayvan

Bir yerin güneşten korunması için üstüne yapılan düz ya da meyilli örtü.

Seke

Direk ve sütunların altına konan kaide taşı.

Seki

Odaların bir tarafında yerden yüksekçe olarak yapılan set.

Seh

Eski Türk evlerinde erkek misafirleri karşılamağa mahsus yer. Kadınlar kısmının ise harem denirdi.

Sella

(Fr. cella, naos) Yunan tapınağında penceresiz, ışığı kapıdan olan, tanrı heykelinin bulunduğu yer.

Sembol

(Fr. symbole; Ing. symbol; Sinnbild; Arap. remz, timzal) Bir şeyi tanıtan, temsil eden şekil, alamet. Soyut bir fikri ifade eden timsal. Alegorinin sembolden farkı, bunun soyut biçimli olmasıdır.

Senkronizm

(Fr. synchronisme) Amerikalı McDonald Wright ve Morgen Russel tarafından 1912 yılında, Delounay’ın ışık renkleriyle ilgili orfızm’ine paralel bir resim anlayışı olarak ortaya atılmıştır. Eugene Chevreupjin ışık teorileri (1839), İzlenimciler ile Yeni-izlenimciler’ce resim sanatının, yenilenmesine etken olmuşlardı. Senkronizm için de ayni tearcihlerden yararlanılmıştır. Morgen Russel “Renk ayni zamanda biçimdir ve eğer ben soyut bir çalışma yapıyorsam aranan biçime uygun optik bir renk kullanırım”. Aslında Delaunay’ın orfik resimleri ile senkromatik yapıtlar arasındaki ayrılık, çok azdır. Orfizm’de olduğu gibi senkronizmde de kübist yöntem uygulanmış, ancak doğal biçimlere başvurulmamıştır.

Sepya

(Fr. sépia Alm. Sepia) Mürekkep balığından elde edilen bir resim boyasıdır. Son zamanlarda tuşe mürekkebi olarak, fırça ve uçla yapılan resimlerde kullanılmaktadır.

Sergâh

Anadolu evlerinde üstü kapalı, bazen üç ya da bir tarafı açık, teras biçimindeki odalardı. Sergâhda hem zahire vs. kurutulur hem de yazın buralarda yatılır.

Sergi

Sanat eserlerinin teşhirine denir. Sergi eğer birçok sanatçının eserlerini içine alıyorsa buna toplu sergi, “kolektif sergi”; bir sanatçının hayat boyunca yaptıklarını içine alıyorsa buna da “retrospektif sergi” denir.

Sezgi

Sanatta duyuş suretiyle bir şeyi anlama. Sanat eserinin yapımında bütün anlayışına varmada ya da bir bu/apı ulaşmada s. önem iyi bir unsurdur. Yaratıcılıkta sezgi esastır.

Sfenks

(Fr. sphinx; İng. sphinx; Alm, Sphinx) Eski Mıs,rklarm mezarları bekleyeceklerine inandıkları insan başlı, aslan vücutlu varlık. İnsan başlı, aslan vücutlu heykel.

Sgraffito

Grafito. Bir keramik vazo süs tekniğidir. Kabın yüzeyi üzerine bir renk sürülür, istenilen figürler sivri bir uçla kazanır ve kabın kendi esas rengi çıkar. Bunun üzerine sır sürülür ve kap tekrar pişirilir. Bu işlem duvar üzerine de yapılır. Bugün bu teknik sgraffito olarak adlandırılmaktadır.

Sıcak renkler

Sarı kırmızı ailesinden olan renklere denir. Mavi ve yeşil gibi renklerde soğuk renkler

Sırça boya

(Fr. glacis; tüm. Glasur) Saydam boya. Yağlı boya resimde sanatçı bazen boyaları saydam olarak, sürülmüş ve kurumuş boya üzerinde kullanabilir.

Siboryum

(Fr. ciborium; İng. Altar canopy, baldachin, ciborium; Alm. Altarbaldaahin, Altarc) Kiliselerde mihrabın üstüne direklerle tutturulan, kubbeli, mimari mahiyette örtü.

Silkme

Bir resmi bir başka zemin üzerine geçirme tekniğidir. Bir kâğıt üzerindeki resmin lekeleri ve çizgileri, iğne ucu ile sık sık delinir ve bir başka kâğıt üzerine konarak üzerine kalem ya da boya tozu konur ve deliklerden geçen toz alttaki kâğıdın üzerine nokledilir. Böylece resim, alttaki kâğıda geçmiş olur. Buna silkme denir.

Silme

(Fr. moulure; İng. moulding; Alm. Sims, Gesims, Leistenwerk, Zierleiste) Binalarda aynı zamanda bir süs teşkil ederek çeşitli kısımları birbirinden ayıran, kesiti girinti ve çıkıntılı, pervaz mahiyetinde mimari unsura denir.

Siluet

(Fr. silhouette; Ing. papercut, portrait; Alm. Silhuette, Profilumriss, Schattenbild, Scherenscnitt; Arap. hayal) Gölge halinde profil, profil gölge. Bir cismin yalnız kenarları çizilerek ya da kesilerek yapılan resim.

Simetri

(Fr. Sym) Bir eksene göre iki yanda, aynı mesafede karşılıklı, olarak yer alma. Bir eksene göre aynı mesafede olma.

Sinabr

(Alm. zinnober) Antik çağda adı «Minium» olan bir boya idi. Doğadan çıkarılan kükürt+ civa karışımı bir maden olup %20 yağ yutar. Güneş ışığında kararır. Kurşun beyazı ile karışımı bozulmaz,

Sinagog

(Fr. synagogue) Havra. Yahudilerin tapınak denir.

Sinkretizm

(Ing. Syncrethism).1. Aynı sanat yapıtı üzerinde farklı anlayış, üslup ya da akımların sentezleşememiş nitelikte bir bütün olarak yer almaları durumu. 2. Bir ülkede sanatsal yaratımın henüz sentezine ulaşamamış, dolayısıyla, farklı odakların etkilerini seçilebilir biçimde yansıtması durumu. D.K.

Sistem

(Fr. systéme) Birçok kısmın bir arada bir bütün meydana getirmeleri düzenine denir. Sanatta sistem bilhassa mimari düzenlerde kullanılmış ve sanat tarihçileri “sistem” adı altında “sütun sistemini” göstermişlerdir(Sütun sistemi).

Siva

(Fr. Çiva) Hintlilerde Trimurti denilen doğanın tahripkâr kudretine sahip bir tanrı.

Sivişli taş

Açık renkli, yumuşak bir taş cinsi.

Siyah

(Fr. noir) Resim sanatında çeşitli siyah kullanılır. Bunlardan biri noir d’ivoire=fildişi siyahıdır. Bilhassa yağlı boyada kullanılır. Diğer siyahlardan is siyahı bezir yağı ya da çıranın yakılmasından elde edilir. İs siyahından mürekkep yapılır. Hayvan kemiklerinin yakılmasından yapılana da kemik siyahı denir. Bir de bazı ağaçların yakılması ile yapılan kömür siyahı vardır.

Skroi

(Fr. spirale; İng. scroll; Aim. Spirale, Kıvrım) Helezon.

Sofa

Ev ve diğer eski yapılarda odaların oraya açıldığı büyük geniş salon. Eskiden saray ve konaklarda sofaların büyüklerine divanhane denirdi.

Soğuk renkler

Mavi ve yeşil renklerdir,

Somaki

(Fr. porphyre; İng. porphyr; Arap. hacer porfir) Beyaz benekli, kırmızı ya da yeşil renkte, mermere benzeyen, güzel cila alan ve sütun, vazo, kaplama vb. yapmakta kullanılan sert bir taş cinsi.

Son cemaat yeri

(Fr. narthex; İng. narthex, narthex gallery; tüm. Narthex, Paradles; Arap. Muselid harici) Namaza geç kalanlar için camilerin dışında, giriş kapısı önündeki avludan yüksek ve revaklı namaz kılma yeri.

Soyut sanat

(Fr. l’art abtrait; Alm, abstrakte Kunst) Abstrak sanat da denilmektedir. Doğa görüntülerine bağlı olmaya sanat. 20. y.y.’ın resim ve heykel anlayışında yeni bir dünya görüşüdür. Soyut sanat, eşya ve canlıların görünüşlerinden faydalanmayı reddedip, resimde renk, çizgi ve düzlemleri düzenleyerek bunlarla heyecan verici kompozisyonlara ulaşmayı amaç edinir. Kandinsky’e göre müzik kompozitörü nasıl ses birimleri olan notaları kompoze ediyor ve soyut bir anlamda heyecanını anlatabiliyorsa, resim de renk lekeleri, siyah beyaz tonları ve boya maddesinin görünüş olanları ile heyecan verici anlatımlara ulaşabilir. Yüzey, çizgi ve renk ile bu anlayış konstrüktivizm’i de ortaya çıkarmıştır. Soyut sanat ilk ortaya atan 1910 yılında Kandinsky’dir. Abstrak sanat fikri ilk olarak 19 y.y.’ın ilk yarısında Romantik devirde ortaya atılmıştır. İlk abstrak heykelde Archipenko tarafından yapılmıştır. Bugün bu alanlarda yapılan çeşitli açıklamalarla abstrak sanat ile non-figüratif sanatı birbirinden ayırmak surumu ortaya çıkmıştır. Abstrak sanat, sonuç bakımından soyut görünüşlü olmakla beraber, başlangıçta sanatçı bir doğa esini ile ya da niyeti ile başlayabilir. Yani resmin başlangıcı doğadan, sonu ise doğadan tamamen uzaklaşmıştır. Halbuki non-figüratifte, başlangıçtan itibaren doğaya bağlı olmadan bir çalışma söz konusudur. [ (M. Seuphor. L’art Abstrait, 1949; A. Herbin, L’Art Non-Figuratif, Non objectif, 1949; W. Haftmann, Malerei im XX. Jahrhundert, 1954.]

Söve
(Söğe)
(Fr. darmant; İng. fixed frame, door-frame, window rahmen, Türrahmen) Duvarlardaki pencere ve kapı boşluklarının iç yanlarına oturtulan, kapı ve Pencere kanatlarının takıldığı çerçeve. Kapı ya da pencere kasası.

Söve pervazı

(Fr. chambranle İng. door casing, door frame; Alm. Pfosten der Tür, Fenstereinfassung) Sövenin duvar kısmına dönen kısmı. Kapı ve pencere boşluğunun duvar sathındaki çerçevesi. Bir kapı ya da pencereyi dıştan kuşatan pervaz.

Speos

(Fr. Spéos) Eski Mısırlılarda kayalar içine oyularak yapılan tapınaklara denir.

Stalaktit

Karnas, mukarnas.

Statik

(Fr. statique) Kuvvetlerin dengesi ile ilgili kanunların bilim 1. Sanat eserinde kuvvetlerin dengesi ile yapılmış eserlere statik eser denir.

Stil

(Fr. style; Alm. Stil; Lat. stilus = yazı kalemi) sözcüğünden alınan bu stil sözcüğü eskiden dil için kullanılırdı. İlk alarak 18. yüzyılda güzel sanatlar için kullanılmıştır. Stilin esas olarak iki anlamı vardır.
1— Sanatçının eserlerindeki müşterek anlatım tarzı.
2— Devirlerin bütün sanat eserlerinde bulunan ortak unsurları ve anlatım tarzı. Yani üslup anlamında dilimizde kullandığımız stil kişisel üslup ile çağ üslubu olarak yukarıda açıkladığımız gibi iki kısma ayrılır.

Stilizasyon

Üsluplaştırma.

Stilize

(Fr. stylis İng. stylized; Aim. Stilisiert) Karakteri kaybolmadan basitleştirilmiş tezyini ve şematik hale sokulmuş biçim ya da motif. Bu sözcük ayrıca “Üsluplaştırılmış” anlamına gelir.

Stüko

(Fr. stuc; İng. stucca; Alm. Stuck, Gibsmörtel) Tutkalla karıştırılmış alçı ve mermer tozundan mürekkep, mermere benzeyen karışım. Ustuka da denir. Yalancı mermer, yani taklit mermer yapmak için kullanılır. Stüko duvar kaplamaların ile duvar ve tavan tezyinatında kullanılır.

Stupa

Hindistan ve güney doğu Asya ülkelerindeki bir tapınak çeşidi. Kümbet biçiminde olup zamanla çok çeşitli formlar almıştır. İçinde Buda’ya ait eşya saklanır. Tapınma stupanın etrafında olur. Stupalar zamanla gelişmiş ve yükseldikçe incelen kuleler haline gelmiştir, Güney Doğu Asya sanatının bu mimar örneklerinde biz barok üslubunun bütün özelliklerini görmekteyiz. Bu eserleri Avrupa’nın Gotik kiliseleri ile karşılaştırmak gerekir.

Su

(Fr. band, bordure, frise) Aim. Bordüre) Şerit halinde kenar süslemesi, tezyinatı.

Suluboya

(Fr. aquarelle Aquorellmalerei; İng. water-color) Şeffaf renkli bir resim boyası olup su ile karıştırılarak fırça ile kâğıt üzerine çalışılır. Suluboya kâğıdı, pergament “parşömen kağıdı”dır. İlk olarak M.Ö. 2. binde Mısır’ı “Ölülere ait kitaplarında suluboya resimler görülüyor. Ortaçağ din kitaplarındaki minyatürler de suluboya olarak yapılırdı. İlk suluboya manzara resim 15. yy.da Dürer’indir. Ondan sonra Avrupa resminde 18. y.y.’da İngiltere’de Gitrin ve Turner olarak üstatça eserler yapmışlardır. 19. yy.dan bu yana s. gittikçe resim alanında önemli yer almıştır. Suluboya yapımında Arap zamkı, gliserin, kitre, nöbet şekeri ile suda karışan boyalar kullanılır.

Sunak

(Fr. autel) Kurban taşı ya da kurbongah da denir. Eskide putperest üzerinde ilâhlara adadıkları kurbanları kestikleri taş.

Sundurma

(Fr. appentis. Auvent, İng. leanto roof; penthouse, shed roof, pentroof; Alm. Schirmdach Arap. sudfe) Daha çok kapıları önüne eklenen ve genel anlamı bakımından kapı revakına benzeyen direkli, üç yanı açık, üstü meyilli saçakları ileri doğru çıkıntılı olan kısım. (çatı).

Sundurma çatı

Yalnız tek bir tarafa eğilimi olan çatı biçim

Sun’i mermer

Stüko.

Sur

(Fr. muraille) Eskiden şehirlerin, düşman hücumlarında korunması için etraflarına yapılan yüksek duvarlara denir.

Sülüs

(Arap. sulus) Nesih’e benzeyen fakat kendine mahsus oran ve biçimleri olan, kalınca yazıya denir.

Süpürgelik

Oda duvarlarının döşemeyle çepeçevre birleşen kısımlarında ve duvarın yüzeyini bir son tip kadar aşan, 10—15 cm. yüksekliğindeki çıkıntılı, şerit halindeki kısım. Süpürgelik tahtadan, çimento harçtan ve mermerden yapılır.

Sütun

(Fr. colonne; Alm. Säule; İng. column, shaft) Ekseriyetle daire kesitli, ince, uzun tek parça, ya da parçalı; kaide, gövde ve başlık kısımları olan taşıyıcı mimari öğe. Sütun, taş, ağaç ve madenden yapılır ve şekillerine, yapılışlarına, durumlarına göre burma, yivli, deste, gömme, ikiz gibi ek isimler alırlar.
Tek Taşıyıcı Öğeler Sütun ve Ayaklar
Örtüden gelen yükler tek tek noktalara toplanabildiği zaman, taşıyıcı sistem, tek taşıyıcılardan meydana gelebilir, Bu öğeler, biçimlerine göre, sütun ya da ayak adini alırlar. Genellikle sütun tek parçalıdır. Ayak ise, ölçü bakımından daha büyük, duvar gibi örülerek meydana getirilen bir taşıyıcıdır. Ayaklara, boyutları küçülmüş duvarlar olarak bakabiliriz. Gerçekten de Ayasofya'da kubbenin altındaki büyük filayaklarının uzunlukları 11 metreyi, Süleymaniye'ninkiler 7.50 metreyi bulmaktadır. Sütunlar genellikle daire, kare ve çokgen planlı olur. Ayak ise, örtüden gelen yükleri alacak şekilde çok karmaşık biçimlere sahip olabilir. Çokluk, taşıyıcı ayakların biçimleri, Gotik bir yapıda çok özgül olarak gözlenebileceği gibi, örtünün bütün düzenini yansıtabilir.
Ayakların da, duvarlar gibi, örtüye bağlı olarak biçimlenmesi, geleneksel strüktürde biçim yaratılmasını kontrol eden başlıca etmenlerden birinin örtü olduğunu göstermektedir. Başka bir deyimle, mekân tasarımı, yatay sınırlandırmanın gereklerine en az düşey sınırlamanın koşulları kadar bağlı olmaktadır.

Sütun sistemi

Antik tapınak ve ondan mülhem yapılarda sütun ve çatı arasındaki bağlantı kısmı ile sütunların düzenine denir. İlk önce sütun sistemi tamamen süssüz olarak yani tektonik olarak düşünülmüşse de sonradan daha çok dekoratif unsurlarla birlikte kullanılmıştır. Sonradan Romalıların da benimsediği Yunanlılara ait olan 3 türlü sütun sistemi vardır.
1— Dor düzen (sistem), M.Ö. 625 yıllarında görülmüştü, Dorik sütunun yivli bir gövdesi olup kaidesi yoktur. Kenarları yukarı meyilli ince plak halinde bir başlık ile onun üzerinde kare biçiminde bir abak vardır. Dorik sütun sisteminin menşei bilinmemekte ise de Mikenlerle bir bağlantısı olduğu düşünülmektedir. Bu taş sütun sisteminin, ağaç inşaat biçimlerinden esinlenerek sonradan taşa geçirildiği sanılmaktadır.
2— İyonik sütun sisteminin başlıca özelliği başlıklarda kenarlara doğru taşan kıvrık kısımlardır. Yivler de çubuk biçimindedir, İlk olarak Orta Yunanistan’da M.Ö. 570 de görülür, ve bina içinde bu sistem kullanılmıştır. Korint başlığı ise M.Ö. 400 yıllarında görülür. Korint başlığı akantus yaprakları ile dekoratif olarak yapılmıştır. Korent sütun sistemi ile iyonik unsurların birleşmesinden yapılan sütun sistemine de “kompozit” sütun başlığı denir. Bunun bir adı da “Roma düzeni”dir.

Svastika

Gamalı haç.
- Ş -

Şablon

İçi boş kâğıttan kesilmiş kalıp, patronun tersi.

Şadırvan

Camilerde, genel olarak avlularda abdest almak için yapılan üstü çadır ya da kubbe biçiminde örtülü, havuz biçimindeki haznesinin etrafında çepeçevre musluklar olan çeşme.

Şahnişin

Şahniş. Odaların sokak ya da avluya bakan cephelerinde yapılan üç tarafı pencereli cumba tarzındaki çıkmalara denir.

Şale

(Fr. châlet) Ekseriyetle yüksek yerlerde yapılan, ileriye doğru çıkıntısı olan, geniş saçaklı ve balkonlu köşk.

Şapel

(Fr. chapelle; Alm. Kapelle) Küçük kiliselere ve ibadet için tahsis edilmiş küçük odalara denir. Vaftiz ve mezar şapelleri de vardır.

Şasi

Resim muşambasının, üzerine gerildiği tahta çerçeve.

Şerefe

(Arap. şûrfe) Minarelerde gövdeyi çepeçevre dolaşan, kenarları korkuluklu. ezan okumağa mahsus kısım. Şerefeleri üç tane olan minareler de vardır.

Şerit

(Fr. ruban, galon; İng. riband, ribbon; Alm. Band, Bandstreifen, Schnur, Bond schleife; Arap. şerit) Su, bezeme. Kıvrılmış bir şerite benzeyen süs. Mimari tezyinatta kullanılan şerit ve kurdele biçimindeki motif.

Şev

Meyilli satıh anlamına gelir. Bir duvarın şevi diyince meyli kastedilir. Bir duvarın şevi içe ya da dışa doğru olur. Korniş şevi, pencere şevi, mazgal şevi sözcükleri vardır.
- T -
Taban döşeği
Sağlam bünyesi olmayan arazide yapılacak binanın temeli altına konulan betonarme yatak. Taban döşeği üzerine temel duvarları örülür.

Taban kirişi

Taban olarak kullanılan kirişlere denir.

Taban pabucu

Bir bina duvarının alt kısmında, üste gelen duvardan daha dışarı çıkıntılı olarak yapılan kısım.

Tabiattan çalışma

(Fr. d’apré nature) Resimde doğa karşısında yapılan çalışmalara denir.

Tablet

Mezopotamya ve Etilerde kâğıdın icadından önce yazının üzerine yazıldığı pişmiş topraktan levhalar.

Tablo resmi

(Fr. tableau; Alm.Tafelbild) Tahta plak, gerilmiş bez ile kağıt üzerine yapılmış resimlere denir. Duvar üzerine yapılmayan resimler tablo resmine girer. Yanyana menteşeli iki tabloya “ikiztablo” (Fr. diptyque = diptik); yanyana üç tabloya “üçlü tablo” (tripyque = triptik) denir.

Tablo verniği

Bir kısım damla sakızının iki kısım terebentin içinde eritilmiş olan karışımı. Daha ağdalı tablo verniği istenirse 1 ölçü terebentine bir ölçü sakız koymalıdır.
Mat tablo verniğinin formülü 1 ölçü balmumu, 3 ölçü terebentin içinde eritilir. Bu sıvıya tablo verniği katılır. Bu karışım ile verniklenen resim parlamaz.

Taç

Bazı bina ve mobilyaların tepelerine ya da büyük kapıların üstüne konan tepelik.

Taçkapı

Önemli binaların cephelerini muhteşem bir biçimde gösteren süslü kapılara denir. Süleymaniye camiinin dış avlusuna bakan büyük taç kapısı gibi.

Tak

(Fr. arc = kemer) Kemer anlamına geldiği gibi, bayramlarda altından geçilen donanmış süslü geçit de denir.

Takkapı

Önemli binaların avlularına giriş yerinde inşa edilen taştan ve zafer taklarına benzeyen büyük kapılara enir.

Tak-ı zafer

(Fr. Arc de triomphe) Bir zaferin anısına inşa edilen ve anma günlerinde altından geçilen bir ya da birkaç kemerli, taştan inşa edilmiş yapı anıt, ilk örnekleri Romalılar tarafından yapılmış sonra bilhassa 19 y.y. da Avrupa’da benzerleri inşa edilmiştir (zafer tak-ı).

Takke

(Fr. calotte; İng. cuopal; Alm. Spitze, Kappe, Deckel) Yarım küre biçimindeki bir kubbenin üst kısmı.

Talar

İran ev ve saraylarının avluya bakan taraflarına yapılan, oturmağa mahsus, önü ve yanları açık, direkli sundurma.

Takviye kemeri

Bir kemeri takviye etmek için altına yapılan daha kalın ve genişce kemer.

Talik

(Arap. taliq, hat farisi) Bilhassa İranlıların çok kullandıkları nesih yazısından daha inhinalı, tezyini mahiyette bir yazı çeşidi.

Tapınak

(Fr. temple; Alm. Tempel) Müslüman ve Hıristiyanlara ait olmayıp putperestlerin tapınmalarına mahsus binalara denir. Bunlar Antikite’nin Yunan ve Roman tapınaklarıdır. Sözcük. Latince templum’dan alınmıştır ve aslı Etrüsklere ait olduğu sanılmaktadır. Yunanlılarda “temple” ya da tempel karşılığı Naos’dur. Yunanlarda en eski tapınağın biçimi megaron tipi evden alınmış ve bir giriş kısmı ile uzunlamasına bir salondan (pronaos)ibarettir. Megaron’un Orta Avrupa ülkelerinin evlerinden intikal ettiği de kabul edilmektedir. Yunan tapınağının içinde değil, dışında, etrafında dolaşılarak ibadet yapılırdı. En eski olarak bilinen tapınak Somos daki Herolon olup eski evler gibi kerpiç ve ağaçtan yapılmıştı. M.Ö. 600 yılından az önce yapılan Olimpia’daki Heraion’un ise yalnız sütun kaideleri taştandır. İlk taştan anıtsal tapınakın Argolis’te yapıldığı tahmin edilmektedir. İlk- kez M.Ö. 6. y.y.’ın ilk yarısında tanrı evinin bulunduğu, penceresiz, ışığın kapıdan girdiği (Cella) yani naos, sütunlar, ekseriyetle üç sahınlı (üç nefli) yer halinde gelişmiş ve naos’un içine tanrı heykeli konulmuştu. Bu iç oylum üzerine örtü olarak bir beşik çatı yerleştirilmiştir. Çatının ön ve arka tarafındaki üçgen biçimindeki alınlığın içine de rölyef resimler yapılmağa başlanmıştır.

Tarak tonoz

Kürenin dörtte biri biçimindeki tonozlara denir. Daha çok duvar içlerine yapılmış olan hücrelerin üzerlerine tarak tonoz yapılır.

Tarama resim

(Fr. dessin au trait) İnce uçlarla ve çini mürekkebi ile koyu kısımları ince ince taranarak yapılan resimlere denir. Daha çok matbaa klişesi çıkarılmak istenen resim tarama resim şeklinde çalışılır.

Tarihi resim

(Alm. Historienmalerei; Fr. peinture historique) Yer ve kostüme sadık kalarak 19. y.y.’da yapılan ve geçmişin olay ve manevi değerlerini bir felsefe çevresinde yeniden canlandırmak amacını güden bir çeşit janr resmi. Efsanevi ve şairane konulu resimler de yer yer bu terim adı altında toplanırlar.
Ancak Pompei’deki “İskender’in Savaşı” adlı mozaik resim de tarihi resim sayılır. 19. y.y.’ın ilk sanat akımı olan klassisizmde yer alan eserlerin antikite konulu olanları tarihi resim örneklerindendir.

Taslak

Resim ve heykelde yapılacak şeyin esas renk, çizgi ve biçimlerini koymağa denir. Eskiz ve taslak başka başka şeylerdir, Eskiz daha küçük ebatta ve sanat çının ilk tasarımını veren çalışmalarına denir.

Tasvir

Resim demektir. Heykel ve resim için kullanılır.

Taşbaskı

Litografi.

Taşizm

(Fr. tachisme; Alm. Tachismus) Lekecilik.

Taş kesimi

(Fr. Stérétomi) Binalarda kullanılan taşları, yerine ve ölçülerine göre kesme bilimine denir. Bir kemer, bir kubbenin ya da minare inşasında kullanılan taşların tek tek hesap edilerek yontulmasıdır (taş kesme bilimi)

Tavan teknesi

Tavanlardaki kirişlerin araları parçalara bölünerek yapılan, sütlü çukur bölmelere denir.

Tek katlı resim

(Alm. Primamalerei Fr. D’la prima) her kuruyan kot üzerine tekrar çalışma olan süperpoze = üstüste boyama resmin tam zıddı olan çalışmalı resim. Tek katlı resim yapan bir ressam, resmin bir yerinden başlar bitirir ve ondan sonra bir başka tarafına geçer. Böylece yukarıdan başlayan bir sanatçı, tek bir çalışma ile aşağı doğru iner ve resmi bitirir. Klassisist dönem ressamlarının yapıtları tek katlı resim idiler.

Tekke

Süfiyye tarikatlerinin ayin yapmalarına yarayan yer.

Tektonik

(Fr. tectonique; Alm. tektonisch) Mimaride bilinçli vazıh yapılışa denir. Süslü unsurlar tektonik yapıda düşünülmez. Resimde vazıh biçimlendirmiş unsurların düzeni anlamına gelir.

Tema

(Fr. théme; Alm. Thema) Esas fikir, edebi bir eserde laytmotif anlamına gelir. ( laytmotif).

Temel döşeği

Taban döşeği.

Tempera

(Lat. temperare sözcüğünden) Yağ reçine, yumurta akı ve kazein gibi yapıştırıcı maddelerin madeni boyalarla karıştırılarak yapılanına denir. Kuruyunca matlaşır, üzerine vernik sürdükten sonra ışıklı renklerler elde edilir. Yağlı boyanın bulunmasından önce tempera bütün Avrupa resminde kullanılmıştır.
Tempera, İlk çağlardan bu yana mağara resimleri ve Enkaustik yöntemle ( mumla boya karıştırılarak yapılan resim) yapılan resimler bir yana, su boyası kullanılmıştır. Bu boya grupları genel olarak Tempera olarak adlandırılır. Kelimenin anlamı itibariyle kısmen yanlıştır. “Tempera” ismin isim babası Latince bir kelime olan “temperare“ (karışmak) dır. Tempera boyanın kaynaştırıcısı yağlı ve sulu mediumların karışımıdır. İnsan, boyama işlerinde, yağları ve reçine çözeltilerini tanımadan önce Tempera boyanın kaynaştırıcıları olan incir sütü ile karıştırılmış yumurta, Bal veya tutkaldı. Bu karışım az çok suya dayanıklı olarak kurur. Suya dayanaklığı sağlayan bu karışım içindeki yumurta akı, yağlar ve reçinelerdir. Bu “saf “ denilen Temperayı meydana getirir. Temperanın en parlak zamanı Rönesans dönemi oldu.

Tepidaryum

(Lat. tepidarium) Roma hamamlarında opoditeryum ya da frigidaryum denilen soğuk su ile yıkanılan yer ile kaldaryum denilen sıcak kısım arasındaki ılık kısım. llıklık.

Terkip

(Fr. composition) Resim heykel ve mimaride öğelerin düzeni anlamına gelir. (—3. kombozisyan).

Terrakotta

Keramik.

Tezhip

Eskiden Kuranıkerim gibi önemli, elde yazılmış kitapların yazı araları ve sayfa marjları yaldızla ve boya ile süslenirdi ki buna tezhip denirdi. Tezhip yapan ressamlara da “müzehhip” adı verilirdi.

Tezyinat

Süsleme, bezeme.

Tifdruk

(Alm. Tiefdruck) Derin baskı.

Tırabzan

Merdiven korkuluğuna denir.

Ton

(Fr. ton; İng. tone; Alm. ton) Bir rengin çeşitleri, Yani mavi ailesinden Prusya mavisi, kobalt mavisi; ultramarin gibi. Ya da kırmızı ailesinden, vermillon, karmen, sinabr vb. gibi. Yani ayni aileden olduğu halde bir başka nüansı yapılamayan renklere o rengin tonları denir.

Tonalite

Bir resimde hâkim olan renk tonu.

Tondo

(Alm. Tondo; ital. Tondi = yuvarlak) Özellikle İtalyan Rönesans’ında sevilerek kullanılan yuvarlak biçimli resim ya da kabartma biçimi.

Tonoz

(Fr. Voute; İng. vault; Alm. Gewölbe) Bir kemer gözünün kesiksiz olarak derinliğine devam etmesiyle meydana gelen yarım silindir biçiminde tavan örtüsü. Tonozlar çeşitlerine göre (beşik, geçme) gibi ek isimlerle anılırlar. Tonoz önce Mezopotamya’da, sonraları ise sırası ile Romalılarda ve Ortaçağda ise Roman mimarlığında önemli bir yapı unsuru olmuştur. Tonoz çeşitleri şunlardır.
  • Beşik tonoz boylamasına kesilmiş bir silindir biçimindedir.
  • Çapraz tonoz; bu, iki beşik tonozun birbirini amut olarak kesen biçiminden doğar. Buna haç tonoz de denir.
  • Haç omurgalı tonoz haç kaburgalı tonoz; bu tonoz da omurgaların arası doldurularak inşa edilir.
  • Yıldız tonoz, geç Gotik'te kullanılan bir tonoz biçimidir.
  • Ağ tonoz da omurgalar tonoz yüzeyini bir ağ gibi kaplar. Bu tonoz bilhassa İngiliz Gotiği'nde çok kullanılmıştır.
  • Manastır tonozu, tonozun bir kenarının uzun alanına denir.
Manastır tonozunun üst kısmının ufki olarak kesilmiş olanı. Bu tonozlar beşik tonoz hariç Hıristiyan mimarisinin buluşlarıdır. Bizde yuvarlak ve yarım kubbeler ile beşik tonozlar kullanılmıştır.
Tonoz, bir kemerin içinde bulunduğu düzleme dik bir aks boyunda hareket ederek meydana getirdiği örtü sistemidir. Tonozun ilk örneklerine rastladığımız Mezopotamya ve Mısır'da gerçekten de tonoz birbirinden bağımsız kemerlerin yan yana getirilmesiyle ortaya çıkmıştır. Strüktür bakımından tonozun özelliği, dayanak noktalarında sürekli bir taşıyıcı düzlem gerektirmesidir. Henüz gelişmemiş sistemlerde, örneğin erken Mezopotamya yapılarında, beşik tonoz, masif bir alt yapıyı gerektirmektedir. Bu da geçilen boşluklara göre, taşıyan duvarların çok geniş olması sonucunu doğurmuştur. Daha sonraları, örneğin Sasani mimarlığında, taşıyıcı alt yapının biraz hafifletilmesi ve daha gelişmiş bir iç mekân düzeninin ortaya çıkması Sasani mimarisinin bazı örneklerinde görülmektedir. Aynı aşamaya Batı'da Roma çağında da ulaşılmıştı. Bu şekilde tonoz ve kubbe örtülü üsluplarda, yavaş yavaş tek bir hacimden meydana gelen dikdörtgen planlı bir mimari mekândan, birkaç üniteli bir mekâna doğru bir gelişme olduğu gözlenebilmektedir. Çok üniteli mekân sorununun daha kolay çözümüne olanak veren tonoz biçimlerinin başında çapraz tonoz gelir. İki beşik tonozun dik açıyla kesişmesinden meydana gelen bu tip tonozun en önemli özelliği örtü yüklerinin köşe­lerde toplanmış olmasıdır. Böyle bir örtü, tek taşıyıcılar, yani sütunlar ve ayaklar, tarafından taşınmaktadır. Bu şekilde çapraz tonoz çok üniteli bir mekânın örtü birimi olabilmektedir. Bu sistem sonradan çok geliştirilmiş olarak Gotik üslupta uygulanmıştır. İki beşik tonozun kesiştirilmesi, çeşitli biçimlerde düşünü­lebilir. Çok kullanılan tiplerden biri olan manastır tonozu statik yararlarından çok, tek bir kare hacmi örtmek olanağını verdiği için yeğlenmiş olmalıdır.

Tonoz bingi

(Fr. Pendentif, pandentif) Kubbe mimarlığının en önemli öğelerinden biri olan tonoz-bingi oldukça gelişmiş olarak Güneybatı İran'da M.S. ilk yüz­yıllarda ortaya çıkıyor. Tonoz-bingi kare planlı bir hacim üzerine oturan kubbenin köşelerindeki dayanaklarını meydana getirmek için, hacmin köşelerine diyagonal olarak atılmış bir baş kemer ve bununla köşe arasını dolduran konik bir tonoz parçasından oluşur. Kubbe çapının çok büyük olmadığı durumlarda, tonoz-binginin taşıyıcı olmaktan çok biçimsel bir görevi vardır özellikle İslam ülkeleri mimarisinde dekoratif tonoz-bingi önemli bir yer tutar

Toprak boyalar

Sarı ve kahverengi ocre’lar ile terre de sienne denilen renkler. İçinde demir oksidi bulunan toprak renkleridir.

Torso

(İtal. “kütük” anlamına) Tamamlanmamış bir statü. Ekseriyetle uzuvları koparılmış gövde heykeli anlamına gelir.

Totem
(Fr. totem; Alm. Totem) İptidai kabilelerin kendilerine mahsus kutsal saydıkları ve kabileyi koruduğuna inandıkları alametler, T.’ler hayvan nebat ve eşya biçimlerinde olur.

Toz boyalar

Resim yapmak için kullanılan boyalar organik ve anorganik olmak üzere ikiye ayrılır. Organik boyalara “pigment’ denir. Pigmentler bünyesinde renkli maddeler bulunan nebatlar ve hayvan kabuklarından elde edilir. Bazı hayvanların çıkardığı salgılardan boya elde edilmektedir.
Anarganik boyalar ise renkli kil ve taşlardan elde edilir. Anorganik boyalar organik boyalara göre daha da yanık Eskiden nebatlardan elde edilen bazı boyalar bugün sun’i olarak elde edilmektedir. Doerner, renkleri karartan şeyin renkli maddelerin iyi olmasından çok, renkli tozları boya haline getirmek için kullanılan yapıştırıcı maddelerin giiserin v.b.) iyi olmamasından ileri geldiğini yazmaktadır.

Transept

(Fr. transept; Ing. transept, cross-aisle; Alm. Querschiff; Arap; balöt ardı) Bir kilisede esas nefi (sahını) dik olarak kesen, plana bir haç biçimi veren enlemesine nef. ( kor).

Trase

(Fr. tracö; İng. Iaying out, outline; Alm. Riss; Arap. tersim) Çizgi, biçim, kontur.

Tres

(Fr. tresse; İng. tress, plait; Alm. Geflecht, Flechtwerk; Arap. dafirah) Örgü biçiminde süs. Birbirine dolanmış şeritlerin meydana getirdiği süs. Örgü bezeme.

Tribün

(Fr. tribune; Ing. galery Alm. Tribüne, Empore) Genel olarak binanın içinde ya da dışında geniş balkon biçiminde, önü sütunlu ve korkuluklu yer, Camilerin içinde mihraba yan, ya da karşı olan taraflarda, sütün ve direkler üzerine oturtulmuş geniş düz kısımlar. Mahfil. Tribünler Romanik ve Gotik kiliselerin iç ve dış kısımlarında çok görülür.

Triforyum

Kiliselerde hafifletme kemerleri altına yapılmış, ikili ya da üçlü pencere biçimindeki kemerlere denir.

Triglif

(Fr. triglyphe; Alm.Tkiglyph) Yunan mimarisinde friz üzerindeki metoplar arasında kalan ve üç yivli süs.

Trikonk

(Fr. triconque; İng. tre foild, triconchial, choir; Dreikonc henchor, Kleeblattoniage) Üç absidli, üç dilimli yonca biçimi.

Trikromi

(Fr. trichromie) İç renkli baskı.

Triplet

(Fr.) Roman kiliselerin de üçüz kemerli pencere ya da üçlü kemer.

Triptik

(Fr. triptygue; Alm, Triptychon) Aslı eski Yunancadan gelir. Yanyana üç ayrı tablodan meydana gelen resim. Bilhassa Ortaçağ kiliselerinde birbirine menteşeli üçlü tablo. Ortadaki esas tabloya yanlardaki tablolar kanatlar halinde açılır kapanır şekilde menteşelidir.

Tromp

(Fr. trompe; ing. sguinch,conical voult; Alm. Trompe) Kare planlı dört duvarın üzerine kubbe oturtmak üzere, sekiz kenarlı bir kaide elde etmek amacıyla köşelerin iç tarafına yapılan küre parçası biçiminde hücre. Tonoz bingi.

Tuğrakeş

Eskiden fermanların altına padişahın tuğrasını yazan hattata denirdi.

Tunç Devri

Tarih öncesi bir çağ olup Cildi, Taş Devri ile Demir Devri arasındaki bir maden çağıdır. Tunç, 9 kısım bakır +1 kısım çinkonun karışımından meydana gelmiş olan bir madendir. T.’nde silah ve eşyalar tunçtan yapılmıştır. Buna bronz da denir. Tuncun bulunuşu Önasya’da M.Ö. 2500 yıllarına rastlıyor. Girit’te ise tuncun görülüşü M.O. 2100—1100. İtalya ve Orta Avrupa’da 200—1000 yıllarıdır. Bronz ile silah ve süsleme sanatlarında büyük gelişme olmuştur. Döküm sanatı ilk olarak tunç ile başlamıştır. T.’nde kılıç, miğfer, tel, iğne, süs eşyaları ve dövme sanatı ortaya çıkıyor.

Turnike

(Fr. tourniquet) Çömlekçi tornası.

Tümbe

(Fr. tombeau; Alm. Tumba) Tümülüsiere t. ya da kurgan denir. Türbe kelimesi tümbeden gelir.

Tümülus

(Fr. tumulus) Kurgan, höyük.

Türbe

Üstüne kubbe inşa edilmiş mezar anlamındadır. Türbe kutsallığı ve büyüklüğü kabul edilmiş olan kimselerin mezar denir.

Türkuaz

Firuze.

Tympan

Kapı ya da pencere üzerinde alt kenarı uzun üçgen alınlık (alınlık tablası, tympanon).
- U -

Ufuk hattı

Perspektif.

Usta
(Fr. maitre; Alm. Meister; Os. üstat) Bir işde hüner sahibi olanlara denir. Güzel sanatlarda usta deyimi yerine üstat sözcüğü kullanılmaktadır. Ayrıca, ustalıkta hüner ve meleke esas olduğundan ve güzel sanatlarda meleke alışkanlığının yeri olmadığı için, alışılmış şeyler yapanlar için de bu usta sözcüğü kullanılmaktadır.


- Ü -

Üç dilimil kemer
Üçlü yonca biçimindeki kemer. Bilhassa arap mimarlık eserlerinde görülür (kemer).

Üç kanatlı resim
Triprik

Üslup
(Fr. style; Alm. Stil; Ing. Style; Arap. Üslup) Bir devrin ya da bir sanatçının kişiliği. Yani teknik, renk, kompozisyon, biçim ve anlatım bakımından özellikleri.

Üslup gelişimi
Bir ülke sanatı eğer muntazam bir gelişim kaydediyorsa arkaik, klasik ve barok devrelerini yaşar ve tekrar arkaizme dönerek yeniden gelişim ayaklarını tırmanır. Mısır, Yunan, Osmanlı, Romantik ve Gotik sanatları hep bu devreleri yaşamışlardır. Üslup değişmelerinde harpler, idari değişiklikler, bilimsel araştırmalar ve istilâlar önemli rol oynarlar.

Üsluplaştırma
(Fr. Stylisation, Alm. Stilisierung) Hakiki şekil ve motiflerin karakterini kaybettirmeden basitleştirerek tezyini ve şematik hale sokmak.

Üzengi taşı
Bir kemerin iki kemer ayakları üzerine oturan ilk taşı olup, bunların alt yüzü kemerin ayağı üzerine oturması için düz; üstü ise kemerin iç tarafına doğru meyillidir ve kemerin bütün ağırlığı bu taşlar üzerine biner.
- V -

Vaftizhane (Vaftizevi)
(Fr. Baptistére; Alm. Toufkirche, Baptisterium) Bişofların oturdukları büyük kiliselerin yanında, Hıristiyan çocuklarını vaftiz etmek için yapılmış yuvarlık ya da çok köşeli kubbeli küçük kiliselere denir ki bunların içinde vaftiz tekneleri yer alır. Bu vaftiz teknelerinde çocuklar, dini ayin ile okunmuş suya sokulur. Floransa, Piza ve Ravenna gibi İtalyan şehirlerinde inşa edilmiş vaftizhaneler vardır. Orta çağdan sonra kiliselerin içine vaftiz tekneleri konulmuş ve ayrıca vaftizhaneler yapılmaktan vazgeçilmiştir.

Valeur

(Fr. voleur; Alm. ‘Tonwerte) Aynı rengin en koyusun en açığına kadar derecelerine denir.

Vandalizm

Sanat eseri tahripçiliğine ve bozuculuğuna verilen isimdir. Göçler zamanında Avrupa’daki şehir ve sanat eserlerini yakıp yıkan Vandallara atfen bulunmuş bir terimdir. Elgincilerin yaptıklarına da derler.

Venedik Ekolü

Rönesansta Venedik’teki renkçi ressamların meydana getirdikleri; Titien.

Veronez (Vöronöse)

Tintoretto gibi sanatçıların içinde bulunduğu ekol, mektep, okul.

Veranda

(Fr. vöranda) Bina cephesinde ve binaya bitişik olarak yapılmış dışarıya taşkın set; Bazen bu kısım cam ile tamamen kapatılır. Anadolu’da önü camlı ve açık olan alana “hayat” ya da “sergah” denir.

Vernik

(Fr. vernis; Alm. Firnis) Resimde renkleri canlandırmak ve resim yüzeyini parlatmak için kullanılır. Kağıt üzerindeki resimleri muhafaza etmek için (füzenle ya da pastel ile yapılmış resimler) ispirto içinde damla sakızı; yağlı boya resim için ise damla sakızı terebentin içinde eritilir ve bir püvarizatör yada fırça ile resmin üzerine sürülür.

Veronez yeşili

Bakır oksidinden yapılan, tavus yeşiline benzeyen renk. Çok zehirli olup diğer renklerle karışımlarında kararır.

Vihara

(Fr. vihara) Hindistan’da buda dinine alt manastırlara verilen isimdir.

Villa

Kırlık yerlerde, istirahat için yapılan evlere denir. Lat. şehir dışında ve deniz kenarında bulunan evlere denilmiştir; Tiberius villası (Capri’de), Pompei’deki İtem Villası gibi. Rönesans'ta antik anlayışta villa inşasının yapıldığını görüyoruz. Halen villa bahçeli, tek aile için ev anlamına gelmektedir.

Virtüyozite

(Fr. virtuosité) Fransızcadaki anlam, müzikte ya da diğer güzel sanatlardan birinde büyük hüner sahibi olma demektir. Fakat bu hüner yaratıcı anlamda değildir. V. kolaylıkla icra etme anlamına gelir. Örneğin Rubens muazzam tuvallerini süratle boyayan bir ressamdı. Fakat onun bu becerikliliği yaratıcı, gücünden değil çok çalışmasından ötürü resimde edindiği tecrübeden ileri geliyordu. Bir ressam için “o virtüyoz bir ressamdır” denirse bu o ressamın alışmış olduğu teknikleri ve tecrübeleri beceriyle uyguladığını gösterir.

Vitray

(Fr. vitrail; Alm. Glasmalerei) Resimli cam, nakışlı cam. Eskiden “nakışlı revzen” deniyordu. Vitray bizde ayrı teknikte, Avrupa’da ise ayrı teknikte yapılmışlardır. Vitray resimleri renkli camlarla yapılıp, bunları pencerelere yerleştirme tekniğidir. İlkönce pencerenin yerine göre aynı büyüklükte desen çizilir. Bu çizgilere göre kurşun çubuklardan bir iskelet yapılır ve kurşun çubukların arasına renkli camlar yerleştirilir. Bizde ise kurşun çubuk yerine alçı kalıplar kullanılırdı. Camların renklendirilmesinde metal oksitleri kullanıyordu (demir, antimon, bakır, kobalt vb.). Renkli metal oksitler camlar üzerine konulup pişirildikten sonra kurşun ya da alçı kalıba göre kesiliyor ve kalıbın (iskeletin) yivlerine geçiriliyordu. V. üzerine en eski haberler M. 5. 4. y.y.’la aittir. Fakat bunlar süslü pencere anlamınadır, resim değildir. İlk vitray 9. yy.a aittir. Bu tarihlerden sonra gerek Roman ve gerekse Gotik kiliselerde, önce Fransa sonra Almanya ve İngiltere’de kullanılmıştır. Fransa’da Chartre, Strassbourg; Almanya’da Ausburg, Freiburg, Ulm katedrallerinde önemli vitraylar görülmektedir. Bizde bilhassa Sinan devrinde Süleymaniye, Sultanahmet gibi camilerimizde çok güzel örnekleri verilmiştir. Eskiden bizde bu işin büyük ustaları yetişmişti.

Viyadük

(Lat. aquae ductus; Fr. viaduc; Talbrücke, akuodukt) Akuadukt.

Volutum
(Alm. Volute) İyonik sütun başlığındaki salyangoz kıvrımlı motif. Volütüm Lat. salyangoz anlamına gelir.

- Y -

Yağlıboya
(Fr peinture, İng. painting; Alm. Ölmelerei) Karanfil yağı, keten yağı, haşhaş yağı, ceviz yağı, yağlıboya yapılmasında kullanılan yağlardır. Yağlıboya daha eski çağlarda ve bilhassa Antikitede gemilerin altını boyamak için biliniyordu. Van Eyck kardeşler Vasari’nin dediği gibi aslında yağlıboyayı bulmamıştır. Fakat renkli tozları sikotifle ezerek elde ettiği boyayı ince bir teknikle kullanıp birçok resim yapan ilk kez onlardır. Van Eyck kardeşlerden önce Ortaçağ ressamları eserlerini tempera tekniği ile yapıyorlardı. İtalyaya ilk olarak Antoello da Messeina bu yeni tekniği (1460—70) de Hollanda’dan getirmiştir. İtalyanlar, eskiden tahta üzerine yapılan yağlıboya resmini gerilmiş bez üzerine uygulamağa başladılar. 17. yy.da yağlıboya tempera resmini tamamen unutturmuş ve Barok sanatın olanakları ortaya çıkmıştır. Yağlıboya ile süratli çalışmalar yapılması mümkün olmuş ve yeni bir boya kültürü ortaya çıkmıştır. Yağlıboya tablo resmi bize ilk kez Tanzimatla beraber geçmiştir.

Yalama resim
Kurşun ya da kömür kalemle yapılmış desen ve resimler üzerine suluboya ya da sulandırılmış Çini mürekkebi ile bir açık - koyu değeri koyma tekniğidir. Bu şekilde yapılmış birçok Barok devri resmi vardır. Bugün ise yalama resim adı altında tuvale fırça izi bırakmadan yapılan resimlere denmektedir. Yalama resim adı altında lavi tekniği de bazı kitaplarda yer almaktadır.

Yan sahın
(Fr. nef latéral; Alm.Nebenschiff) Cami ve kiliselerde ortadaki sahından (nef’ten) sütun ve filpayelerle ayrılmış olan ve ortadaki sahının yanlarında kalan sahınlar. (nef’ler, gemiler.) Yan sahın ekseri ya Orta sahın kadar yüksek tonozlara ya da kubbelere sahip olmazlar.

Yanılsama
Birincil olarak resim sanatıyla ilgili olan bir kavramdır ve bir şeyin imgesini oluşturmak anlamında kullanılmaktadır. Aslında düz olan resim yüzeyi üzerinde yaratılan derinlik yanılsaması oluşturabilmek, sanatçıları hep ilgilendirmiştir. Bu mekân duygusu, çeşitli yöntem ve hilelerle elde edilir. Bunlardan birisi nesneleri birbirleriyle mantıki ilişkiler içerisinde yerletirmektir. Bir başka gelenek, ölçeğe dikkat etmektir. Pers­pektif dediğimiz yanılsamayı yaratarak ussal mekân yanılsaması yaratmak, resmin önemli meselelerinden biridir. Aynı şekilde gözü yanıltma çabası, 20. yüzyılda da kimi ressamların temel kaygısı oldu. 1960'h yıllarda Avrupa ve Amerika'da ortaya çıkan Op-art, gözün optik kısmını etkileyerek üçüncü boyut etkisi yaratmaya çalışü. Özellikle siyah-beyaz ve simetriye dayalı resimler seyircide hareket izlenimini uyandırmaktadır. Kökeni, Josef Albers'in 1920'li yıllarda Bauhaus'da verdiği derslere dayanan bir soyut resim biçimi söz konusudur. Albers, renk kuramları geliştiriyor ve optik deneyler tasarlıyordu. Op-art, en görkemli dönemini 1965 yılında New York Müzesinde düzenlenen büyük Hassas Göz adlı sergiyle yaşadı. Daha sonra dekoratif amaçlı kullanıldı. Victor Vasarely, Bridget Riley önde gelen isimlerdir. Vasarely, 1940'larda iç içe renkler ve geometrik biçimler kullandığı üslubunu geliştirdi. (…)
Rene Magritte de yanılsama önemli bir unsurdur. Gerçeklik duygusu yaratan ipuçlarını bile bile yanlış kullanarak gerçek dünyanın gizeminden kaynaklanan sürprizleriyle bizi geleneksel görme alışkanlıklarımızdan çıkmaya, mantık dışını anlamaya zorlamaktadır. Yanılsama, çoğunlukla resim sanatında kullanılmaktadır; ama diğer sanatlarda da karşımıza çıkar.
Mimarideki yanılsama yöntemleri, Antik Yunan'a kadar uzanır; bir yapıya bakış açısı değiştikçe çizgi ve biçimlerin de ilişkileri değişmektedir. Atina Akropolündeki dikey çizgilerin her zaman düz görünmesi için yere paralel olan çizgileri eğrileştirerek istedikleri sonucu elde etmeye çalışmışlardır.
Kimi resimlerde perspektif imkânsız sonuçlar doğurur. Hoghan’ın gravürleri buna iyi bir örnektir. Yanlış Perspektif 'adlı resminde, uzak bir tepede görünen bir adam, ön düzlemde yer alan hanın penceresinden sarkan bir kadınla aynı büyüklüktedir ve üstelik kadının tuttuğu mumdan piposunu yakmaktadır. Aynı tepede bulunan ağaçlar, bizden uzaklaştıkça daha büyük görünmektedir. İnekler bizden uzaklaştıkça daha büyük görünmektedir. Köprünün diğer tarafından ateş eden adamın tüfeğinden çıkan duman köprünün bu tarafındadır. Bu durum perspektifin bilinçli ya da bilinçsiz olarak yanlış kullanılmasıyla ilgili bir durumdur. Bu resim, M.C Escher'in resimlerine de kaynaklık yapmış olabilir. Escher’in resimlerinde bilinçli olarak yanılsama yaratma çabası söz konusudur.

Yansıtmacı Kuram
“Sanat nedir”ve “ sanatın işlevi ne olmalıdır” sorularına cevap arayan ilk kuram. Bu kurama göre sanat eserinin birincil işlevi, verili olanı yansıtmaktır ve bu yargı, hemen hemen her yüzyılda söz konusu oldu. Sanatın yansıtma olduğuna inanlar için sanat hayatın aynasıdır. Bu, bütün sanat dalları için söz konusudur. Sanatın en önemli özelliği doğayı, hayatı, insanları, yani gerçeği yansıtmaktır. Gerçek kavramı, kimi zaman verili olan, kimi zaman öz olan ve kimi zaman ideal olandır. Sanatın, sanat eserinin bir yansıtma olduğunu öne suren ilk düşünür Platon'dur. Platon, sanat eserinin üçüncü elden bir yansıtma, taklit olduğunu düşünüyordu. Aynı yaklaşım Rönesans döneminde de çok etkili oldu. Bu dönemde sanatçılar ideal olanı yansıtıyordu. 19. ve 20. yüzyıllarda sanatı açıklamak için yansıtma kavramını kullanan en önemli kuram Marksist estetiktir. 19. yüzyılda Rusya'da gerçekçilik gelişmeye başladı. Tolstoy, Çehov ve Gorki gibi yazarlar gerçekçi eserler verdiler. Ayrıca Belinski, Dobrolyubov, Çernişevski'de gerçekçiliği savunan eleştirmenlerdir. Rusya'daki gerçekçiliğin Batı'dan farkı ise sanat eserinde yansıtılan gerçeklik, insanlar için önemli olandır ve sanatçılar gerçekliği yansıtmakla kalmadı, onu yargıladı da.

Yarım kubbe
(Osm. nısıf kubbe; Fr. demi coup Alm. Holbkuppel) Dörtte bir küre biçimindeki tonoz ve kubbe. Yarım kubbeler camilerde orta kubbenin ağırlığını ve yanlara itme kuvvetini yapının beden duvarlarına azaltarak getirmek için kullanılır.
Yarım kubbelerin yardımı ile bizde klasik Osmanlı mimarisinde caminin piramidal bir formda yükselmesi temin edilmiştir (esas kubbe).

Yarım sütun
Uzunluğuna, boydan boya kesilip bir duvara yapışık olarak kullanılan sütunlar, bilhassa Roma mimarisinde ve sonrada Rönesans ve sonrası Avrupa mimarisinde görülür.

Yarı ton
(Fr. demi ton) Aynı tonda olmayan iki renk arası renk tonu.

Yastık taşı
Bir kemer ya da tonozun başladığı yere ilk konan taş.

Yerel renk
(Alm. Lokalfarbe; Fr. couleur local) Bir nesnenin ışık- gölge ya da başka çevre renkleriyle etkilenmediği esas rengi.

Yeşim
(Fr. jode) Açık yeşil renkte bir taş. Yeşil, mavi sarı, kırmızı renk tabiatta bulunmaktadır. Yüzük ve ziynet eşyası yapımında kullanılır. Eski Türklerde suya atılırsa yağmur yağacağına inanılırdı.

Yiv
(Fr. cannelure; İng. fluting, groove; Kannelierung) Bir yüzey üzerine açılan düz, ince uzun, oyuk yol. Oluk, oyuk silme.

Yuva
(Fr.alvéole, Ing. bucket, cell; Alm. Zelle, Höhle, Höhlung) Taşın yerleştirileceği oyuk. Kuyumculukta taş yuvası. Mimaride, içine bir kitabenin oturulduğu boşluk.

Yüksek Sanat
Kitle sanatı olarak da bilinen düşük sanatla karşılaştırıldığında başarıyı temsil eden ve zaman sınavını geçen güzel sanatlara gönderme yaapr. Yakın zamanlara kadar yüksek ve aşağı sanat arasında yapılan ayrım tipikti. Geleneksel olarak, yüksek sanat, yüce ve rafine duyguların çok titiz bir ifadesini içeriyordu. Düşük sanat, popüler beğeniye hizmet eden yüzeysel kitsch’in bayağı malzemelerle kalitesiz üretimiydi. 20.yüzyılda birçok akım ve sanatçı popüler ve folk sanattan ilham almıştır. Bu nedenle, sistematik yaklaşımların çoğu düşük sanata dayanan dada, kübizm ve sürrealizm ve yüksek sanat arasında bulanıklaşmaktadır. Jeff Koons, Jean Michael Baquiat gibi sanatçılar ve pop art gibi akımlar, yüksek sanat ve düşük sanat ayrımını daha da zayıflatmaktadır.
- Z -

Zaviye
Küçük tekke.

Zellij

Çini mozaik.

Zıh

(Fr. filet; İng. fillet; Alm. Fillet) İnce kenar şeridi, kenar çizgisi, çerçeve çizgisi.

Ziggurat

(Fr. ziggourat ‘zikkurrat”: İng. ziggurat; Alm. Himmelshügel, Zikkurat) Sümerlilerin dörtköşe planlı, dıştan dolaşan bir rampa ile kuşatılmış, katlar halinde yükselen tapınaklarına denir. En yüksek ziggurat Babildeki ziggurat idi.
Ziyade
Camiin heyeti umumiyesiyle kuşatma duvarları ortasında kalan üstü açık kısımlara denir.

Zulla

Caminin avluya bakan üstü örtülü kısımları. Gölgelik.

Zümrüt yeşili

Bakır oksidi yeşili.
 
  71815 ziyaretçi 23 Temmuz 2008'den bu yana Fevzi ÇELEBİ® since1969  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=


Fevzi Çelebi | Kartınızı Oluşturun
POSTA YOLLA